Paylaşımın Birbaşka Yolu
Nisan, 2008 için arşivler
World in Conflict
16 Nis
Berlin Duvarı yıkılmasaydı, ne olurdu? Ruslar soğuk savaş sırasında tamamen farklı bir yol izleselerdi, ne olurdu? Bu soruları, Massive Entertainment’in gerçek zamanlı strateji oyunu World in Conflict yanıtlıyor. Burada olaylar (tarihsel bakımdan) farklı gelişiyor ve bu bildiğimiz dünya tarihine hiç benzemiyor.
Ruslar geliyor…
Avrupa’da soğuk savaş sıcak savaşa dönüşmüş ve Amerikalılar askerlerinin hemen hepsini cepheye göndermişken, Ruslar, ABD’nin kuzeybatısındaki Seattle eyaletine beklenmeyen bir saldırıda bulunuyor ve Amerikan toprağını işgal etmeyi başarıyorlar. Askerler hızla ilerliyorlar ve bu nedenle de Amerikalılar, ordularını Avrupa’dan çekerek ülke savunması için geri çağırmak zorunda kalıyorlar. Buradan yola çıkarak, kendimizi, piyasada tutulan bir oyunun taklidi ya da devamı niteliğinde bir oyun yerine, gerçek zamanlı strateji oyunlarının en iyilerinden biri olan World in Conflict’in dünyasında buluyoruz.
Farklı ama yine de aynı
World in Conflict, gerçek zamanlı strateji oyunlarının sarsılmaz tahtında oturan liderleri ile karşılaştırıldığında birçok şeyi farklı ve oldukça da iyi yapmakta. Oyunu alışılmış olduğundan farklı olarak, sadece fare ile kontrol etmeniz gerekmiyor. Askerler hâlâ kablolu (veya lazerli) fare ile seçilip gönderiliyor ancak, kamera, fare ve (WASD ile çılgın gibi ateş eden için son derece normal olan) klavye tuşlarının bir arada kullanılmasıyla hareket ettirilir. Oyunda savaşa girmeyi kolaylaştırmak için (ki kanımızca kumanda fonksiyonları sezgiye dayalı olarak öğrenmeye oldukça elverişli), başlangıçta oyuncuya çok aşamalı öğrenme bölümü olan tutorial bölümünde yol gösteren Çavuş Parker’ın sunduğu bir girişe yer verilmiş. Bu bölüm son derece bilgilendirici olmakla beraber, aynı zamanda uzun ve sıkıcı.
World in Conflict’te, alıştığımızdan farklı olarak, üs binası oyundan tamamıyla çıkarılmış. Takviye birlik “ısmarlamak” mümkün olsa da, bu birlikler doğrudan savaş alanında oluşturulmuyor, belirli noktalara helikopterlerle indiriliyorlar. World in Conflict, alıştığımız kaynak toplama olayını da ortadan kaldırmış. Takviye puanları olarak adlandırılan sabit bir miktar puan her görevin başında size otomatikman veriliyor. Bu puanları daha sonra farklı birlikler için kullanabilirsiniz. Birliklerden birini savaşta kaybetmeniz halinde takviye puanlar size geri veriliyor ve bunlarla yeni birlikler alabiliyorsunuz. Eğer (yanlışlıkla) ihtiyacınız olmayan bir birlik alırsanız, sadece, “birliği savaş alanından çek” düğmesine tıklamanız yeterli ve takviye puanlar size tekrar geri verilir.
Kumandalara alışıp, farklı sınıfların avantaj ve dezavantajlarını keşfettikten sonra Seattle’ı savunmak için savaşa girebilirsiniz.
Çeşitlilik ve yenilik dolu
World in Conflict her açıdan süper bir oyun. Harika grafiklerinin yanı sıra (ki bunlara daha sonra değineceğiz) 14 farklı görev ve bunların hikayelerinin birçok şaşırtıcı dönüm noktası bulunuyor. Yeni işgal ettiğimiz noktaları, düşmanın karşı saldırısı nedeniyle hemen boşaltma olasılığına karşı daima hazırlıklı olmamız gerekiyor. Bunlar bize “Albay Sawyer” adında bir Pentagon subayı tarafından telsiz ile daima bildiriliyor.
Genelde telsizle haberleşme özelliği gerçekten çok iyi. Görevle ilgili emirlerin yanı sıra, aslında biraz korkak olan Yüzbaşı Bannon’un yorumlarını da telsiz üzerinden duyuyoruz. Örneğin, Albay Sawyer’in “İyi iş başardın Parker” dediğini ve hemen ardından Bannon’un, “Bu görev bana hiç de zor gelmedi Albayım,” şeklindeki yanıtını duyabiliyoruz.
Hikayenin gelişimini sağlayan ara sahneler, harika animasyonlara sahip grafikleri ile World in Conflict motorunun gücünü sergiliyor. Hikaye ilerledikçe, baş roldeki kahramanları da yavaş yavaş tanımaya başlıyoruz. Bunlar, bu tip diğer oyunlarda olduğu gibi birden gökten zembille inmiyor. Aksine, her karakterin kendine özgü kişisel bir hikayesi bulunuyor. Bu nedenle, tek kişilik kampanyalar sırasında savaş alanındaki komutanlara sempati duymaya başlıyoruz. Etkileyici (bazen de bunaltıcı) savaş atmosferine rağmen, Massive Entertainment’deki oyun geliştiriciler, oyuna bazı komik unsurlar ilave etmeden duramamışlar. Örneğin, Özgürlük Anıtı’nın başarıyla kurtarılmasından hemen sonra, Michael Bay’in The Rock (1996) filminden alıntı olan bir ara sahne seyrediyoruz. Bu sahnede, Albay Sawyer “Yeşil duman, orada yeşil duman görülüyor! Eagle 6, geri dön!” diye bağırırken, avcı jetlerinin ölümcül yüklerini bırakmadan hemen önce dönüş yapmaya başladıklarını görüyoruz.
Görevler
Daha önce de belirttiğimiz gibi, World in Conflict’te her biri 60 dakika oyun süresine sahip 14 görev bulunuyor. İlk birkaç görevi, Amerika Birleşik Devletleri’nin savunmasıyla geçiriyoruz. Daha sonra oyun bizi aniden iki ay öncesine geri döndürüyor. Burada, Fransa ve Norveç’in işgalinden önce, yolumuzu gelecekte işimize yarayabilecek şekilde belirlememiz gerekiyor. Aynı zamanda hikayeyi ve ana karakterleri daha yakından inceleme imkanımız da oluyor. Düşman hattının arkasındaki görevlerimizi başarıyla tamamladıktan sonra, oyun bizi yeniden “şimdiki zamana” döndürüyor ve Varşova Paktı kuvvetlerini ABD’den kovmak için uğraşıyoruz.
Görevler farklı olsa da seyirleri birkaç istisna dışında oldukça benzer. Birlikleri komuta et, ilerle, karargâhı düşmandan temizle, karargâhı ele geçir ve takviye gelene kadar elinde tut. Ancak eldeki sınırlı sayıda birimle bütün bunları gerçekleştirmek oldukça zor olacağı için birçok görevde gerekli hava desteği alabiliyoruz. Hava saldırısı yapabilmek için, cephane puanı harcamak gerekiyor. Kendi birimlerimiz düşman birimlerini yendikçe de puan kazanıyoruz. Harita üzerinde daima bol sayıda düşman bulunduğundan, bu şekilde puan kazanmak genelde pek sorun olmuyor.
Hedeflenen karargâhları ele geçirebilmek için öncelikle burayı işgal edenlerden kurtarmamız ve sonra da buralarda çabuk tarafından küçük savunma birimleri oluşturmak üzere, birliklerimizi sınır noktalarına (genelde bunlardan üçü birbiriyle bağlantılıdır) yollamamız gerekiyor. Birbiriyle bağlantılı üç sınır noktasını ele geçirmemiz halinde, sözkonusu karargâh artık savunmamız gereken bize ait bir karargâh haline geliyor. İki veya üç sınır noktası taktik açıdan pek bir zorluk çıkarmıyor. Ancak bundan fazlası, hangi sınır noktasından başlayacağınıza ve hangi noktaya kaç birlik yollayacağınıza karar vermenizi güçleştirerek oyunu da bayağı zor hale getiriyor. Bunun için gerekli takviye puanları da, daha önce de bahsettiğimiz gibi, oldukça sınırlı. Bu nedenle, burada stratejik ve taktik düşünce önem kazanıyor.
“Savaşın durumuna” göre değişen ana görevlerin yanı sıra, her bir haritada ikincil görevler de bulunuyor, fakat bunların tamamlanması zorunlu değil. Ancak bunları tamamlamanız kendi lehinize, çünkü bunlar ana görevleri başarıyla yerine getirmenize yardımcı oluyorlar.
Çoklu Oyuncu Modu
Aslında bu konuda tek bir cümle söylemek yeterli. World in Conflict halen Cyberathlete Professional League (Siberatlet Profesyonel Ligi) CPL’ye ve Electronic Sports League (Elektronik Spor Ligi) ESL’ye kabul edilmiş bir oyun. Daha en başından, muhteşem bir çoklu oyuncu modlu bir oyun ile karşı karşıya olduğumuz anlaşılıyor. Tekli oyuncu modundan farklı olarak, çoklu oyunculu modda Rus tarafını da oynayabiliyorsunuz.
World in Conflict, hayranlarına üç farklı çoklu oyuncu modu sunuyor: Domination (Hakimiyet), Assault (Taarruz) ve Tug-of-War (Müthiş Çekişme). Hakimiyet, yani Domination modunda her iki tarafın da amacı, mümkün olduğunca çok sayıda karargâhı ele geçirmek ve elinde tutmak. Ne kadar çok sayıda karargâhı ne kadar uzun süre elinizde tutarsanız, hakimiyet çubuğu, “domination bar”, o kadar çabuk doluyor. Tekli oyuncu modunda olduğu gibi, bir karargâh, oyunda daire şekliyle gösterilen iki veya üç sınır noktasından oluşuyor. Hakimiyet çubuğunu % 100 dolduran ilk takım veya yirmi dakika sonunda bu göstergeyi en fazla doldurmuş olan takım oyunu kazanıyor.
Taarruz, Assault modu, her biri en çok yirmi dakika süren iki bölüm halinde oynanıyor. Saldıran takım, belirli sayıda karargâhı tek tek ele geçirmek, karşı takım ise bunları savunmak zorunda. Yirmi dakika sonra takımlar rollerini değiştiriyorlar. İkinci bölümün sonucunda, takımlardan hangisinin daha hızlı ve daha etkili olduğuna oyun karar veriyor.
Müthiş Çekişme, Tug-of-War modunda ise, haritada sıra sıra dizilmiş birçok karargâhtan oluşan bir ön cephe çizgisi bulunuyor. Hedef, bu karargâhların tümünü ele geçirmek. Eğer takımlardan biri bunu başarırsa, ön cephe hattını eline geçirmiş ve daha çok “toprak” almış oluyor. Oyun, akımlardan birinin, diğerini haritanın bir kenarına sıkıştırması ile veya oyun başlangıcından 20 dakika sonra sona eriyor. Bu da aslında, savaş alanı sahnesine yerleştirilmiş Amerikan futbolu gibi birşey.
Grafikler ve Sesler
Bu noktada sözü fazla uzatmak istemiyoruz. World in Conflict, şimdiye dek gördüğümüz en iyi strateji oyunu. Her çatışmada, savaş alanını patlamalar ve devasa duman bulutları sarıyor. Sürekli yakınlaştırılabilen ve döner grafikler, bir strateji oyunundan çok, birinci bakıştan vuruş oyunlarını hatırlatıyor. Askerlerin animasyonları bir harika ve zengin ayrıntılara sahip. Her bir piyade askerinin karda yürürken ardında ayak izi bıraktığını görmek, grafikseverleri zevkten dört köşe ediyor. Genellikle kuş bakışı kamera açısıyla oynarken, sık sık oyunu bırakıp harika bir manzarayı veya yakınlaştırılmış bir cephanelik saldırısını seyretmeye daldık. World in Conflict ses olarak da muhteşem bir oyun. 5.1 Dolby sistemi sayesinde, savaş sanki oturma odanızda oluyormuş hissine kapılıyorsunuz. Sadece, askerlere ait ses dosyaları bir süre sonra monotonlaşmaya başlıyor, ama bu genelde oyun keyfini bozmuyor.
MS
Kaynak:GamesRapidShare
Bu yazı toplamda 64, bugün ise 0 kez görüntülenmiş
Viking Battle for Asgard
16 Nis
Adı Skarin. Tanrıça Freya’nın gözdesi, güçlü kuvvetli bir savaşçı. Doğup büyüdüğü topraklar felaketin eşiğinde: Kutsal ve kudretli Odin tarafından Tanrıların aleminden kovulan Tanrıça Hel’in öfkeden gözü kararmış. Ne yazık ki, öfkesini dışa vurmak için, yaşayan ölülerden oluşan bir ordu kurmak ve bu orduyu Midgard’ın beş adası ve ada sakinleri üzerine salmaktan daha iyi bir yol düşünememiş. Bugünlerde Skarin’le konuşmak mümkün değil…
Köyde de hoşbeş kıtlığı var, yani şimdi boş laf etmek yerine yaşanan sıkıntılara son vermek zamanı. Yaşayan ölü savaşçılardan oluşan ordu, çok geçmeden Skarin’in mevcut durumdan ne kadar hoşnutsuz olduğunu hissetmeye başlar. Skarin Midgard’ı temizlemeye girişir ve bunu yaparken de Hel’in diğer yarısını temsil eden iyilik emsali kızkardeşi Tanrıça Freya ile sürekli temas halindedir. Kısa bir süre içinde gövde parçaları havada uçuşmaya başlar. Transformasyondan geçen yaşayan ölülerin kol ve bacaklarını gelişigüzel hareket ettirmelerine rağmen, oyun neredeyse sırf şiddet olsun diye şiddete yer vermiş görünüyor. (PS2 oyunu “The Mark of Kri” saygılarını sunar…) Döğüş sistemi eğlenceli ama biraz da hantal, ve esasen iki hücum ve bir savunma düğmesinden oluşuyor. Birkaç sandık yağmaladıktan, ayaklı vazo kırıp döktükten ve torbalar dolusu altın bulduktan sonra, bir avuç dolusu para karşılığı kendinize yeni kasaplık teknikleri satın alabilirsiniz. Bir ruh savaşçısı (spirit warrior) size düello arenasında birkaç yeni hareket öğretir ve bu da, döğüş sırasında kullandığınız düğmelere az da olsa çeşitlilik getirir. Ayrıca bir demircide silahlarınızı yıldırım, buz ve ateş büyü taşları (runes) ile donattırabilir, levazımatçıdan iyileştirme iksirlerinizi ve alevlenen maşrapalar satın alabilirsiniz.
İlk bakışta standart bir kesip biçme oyunu gibi görünmesine rağmen, sonradan nispeten çeşitlilik içeren bir aksiyon macera oyunu haline geliyor. Görülecek, keşfedilecek ve fethedilecek çok şey var. Cansız vücütları yolun bir yanından diğerine savuran düşman askerleri, arbede başlatan çılgın bir kalabalık ya da saman çöplerinden yapılma hedeflere alevli oklar atan bir çift okçu ile karşılaşabiliyorsunuz… Geri zekalılar… Kapsamlı bir bilgi toplama görevine atılmadan önce yön belirlemeniz, çevreye oranla durum değerlendirmesi yapmanız gerekir. Haritaya bakın, ışınlanma taşlarının (teleport stones) hepsini bulun ve kullanması bir hayli zor olan seyir defterini anlamaya çalışın. Görevler çeşitlilik bakımından biraz kısıtlı, buna rağmen oynamaya devam etmekten kendinizi alamıyorsunuz. Yapılacak ilk iş tutsak Vikingleri özgürlüklerine kavuşturmak ve böylece ordunuzun kuvvetini artırmak. Bu hedefe ulaşmak için; köyleri, taş ocaklarını, eski harabeleri ve bunun gibi düşman tarafından ele geçirilmiş diğer yerleri Hel’in karanlık pençelerinden kurtarmanız gerekiyor. Düşman bölüklerine ya da düşman bulunan mevkilere yaklaştığınızda gökyüzünü bir anda bulutlar kaplıyor ve gerçekten de iç karartıcı bir atmosfer oluşuyor. Yakın çevrenizde henüz varlığınızdan habersiz bir düşman varsa, Skarin otomatik olarak gizlilik moduna geçiyor. Bazen, düşmanınızın yanından ona görünmeden hızla geçip uzaklaşmak istediğinizde bu mod biraz sıkıntı verebiliyor. Skarinin pek hızlı hareket ettiği söylenemez zaten ve ışınlama fonksiyonu da olmasaydı, onun bu yavaş ve rahat yürüyüş temposu kesin dikkatinizin dağılmasına neden olurdu. Gerisin geriye dönüp bulunduğunuz yerden olabilecek en hızlı şekilde uzaklaşmanız gerektiği zamanlarda, Skarin’in bu yavaşlığı gerçekten vahim sonuçlar yaratabiliyor. Kaçınma manevraları kullanarak ilerlemek güdüsü oldukça ağır basıyor…
Tabi ki insanları kurtarmaktan daha fazlasını yapmanız berekiyor. Rahmetli babanızın kayıp borusunu aramak, bir haini bulup ortaya çıkarmak, efsanevi büyü taşının (rune stone) peşinden koşmak, yolları imha etmek, ordunuz için köprüleri alçaltmak, ejderhaları harekete geçirmek gibi görevleri yerine getirmeniz gerekiyor. Bazen geçmeniz gereken yerler görevin ta kendisi haline geliyor ve uçurumları dişinizi tırnağınıza takıp emekleyerek geçmeniz, sarmaşıklara tırmanmanız ve bir kaya çıkıntısından diğerine kendinizi çekip çıkarmanız gerekebiliyor. Kimi zaman da düşman kampından görünmeden geçmeniz ve Splinter Cell oyununu anımsatan stresli anları yaşamanız gerekiyor. Böyle bir durumda düşmanın nöbetçisine arkadan yaklaşıp, borusunu çalıp alarm veremeden işini bitirmeniz lazım. Bu senaryo, önce başın ve başı takiben kolların da gövdeden ayrılmasını bir nebze de olsa haklı kılan tek senaryo. Ama ne yapacaksınız işte… Neredeyse her görev, iğrenç kokan yarı ölü savaşçılardan birkaçının parça parça edilmesini içeriyor. Görevlerin hemen hepsinde çatışma ve hatta savaş var. Belli sayıda Vikingi kurtarıp diğer birkaç görevi tamamlar tamamlamaz çarpışmalar başlıyor. İşte o zaman oyun gerçekten zorlaşıyor. İki ordu birbirine giriyor ve siz de kendinizi bunun tam ortasında buluyorsunuz. Bütün bu karmaşa içinde kontrolü kaybetmek oldukça kolay ve oyun baştan sona neredeyse hiç yavaşlamıyor. Peşimizde bir sürü yabani Viking ve silahımız üzerinde yıldırım taşının yarattığı tılsım ile gerçekten başarılı gerçekleştirilmiş olan grafikler, gerçekten heyecanlı anlar yaşatıyor. Ve yeteri kadar ejderha büyü taşı topladığınızda oyun daha da bir heyecan kazanıyor. Yeterli sayıda taşınız olduğunda ejderhanıza bir hedef veriyorsunuz. Bu hedef kısa bir süre sonra yerle bir olup taş ve kül yığınına dönüşüyor.
Teknoloji açısından bakıldığında Viking, iki tarafı keskin kılıç gibi. Oyunda çok sayıda kaliteli özel efektler, güneş ışıklarının üzerinde dansettiği inanılmaz güzellikte manzaralar ve savaşçılarınızın ayrıntılı modelleri bulunuyor ancak bütün bu olumlu özelliklerin karşısına sürekli çıkan küçük hatalar da bulunuyor. Oyun grafikleri oldukça kuvvetli, ama yine de diğer bazı gelecek nesil oyunların aleminin ötesine gidemiyor. Ara videolar, oyunun kendisi kadar etkileyici değil ve ses efektleri ve altyazılar da, ya son derece başarısız ya da mevcut değil. Bu da açıkçası insanın keyfini kaçırıyor. Enfes İngilizce ses kaydı, Almanca altyazıları ile gayet güzel, yine de Almanca’ya senkronizasyon çok daha iyi sonuç verirdi. Bir de bazı düşmanlar var ki, bunlar hiç akıllıca davranmıyorlar, bazen donuyorlar, hatta bazen de bir yamaç kenarında kendi kendilerini yok ediyorlar. Düşman çeşidi fazlaca zengin değil, yine de oyunun yapay zekalı karakterleri (NPC models) ile birlikte normalde olduğundan daha fazla sayıda. Oyun ve oyunun baş kahramanları biraz daha karakter sahibi olabilirlerdi.
EB
Kaynak:GamesRapidShare
Bu yazı toplamda 26, bugün ise 0 kez görüntülenmiş
Unreal Tournament 3
16 Nis
Unreal Tournament’ın dördüncüsünde, Epic sadece gerçekten harika bir Warfare (Savaş) modu sunmuyor, aynı zamanda oyunun hızını ürkütücü bir seviyeye yükseltiyor. Ama bunlar seriyi yeni bir zafere taşıyacak mı…?
Unreal Tournament aynı Unreal Tournament ve aynı zamanda Unreal Tournament olmaya da devam ediyor. Seriyi düzenli satın alan bir kişi olarak, oyunun temel ilkelerinde herhangi bir değişiklik yapılmamasına alıştım. İlk göze çarpan dengelemede birtakım ayarlamalar yapılmış ve yeni haritalar var. Ancak bunun de avantajları ve dezavantajları var. Avantaj: İçinde Unreal Tournament olan bir DVD alıyorum ve ne elde edeceğimi biliyorum. Online savaşlar için bana daha fazla eğlence sağlayacak bir oyun satın aldığımı biliyorum. Dezavantaj: “Unreal Tournament”ın sonuna 200X veya sadece bir 3 eki konmuş olsa bile yeni hiçbir şey elde etmeyeceğimi bilerek 45 Euro ödüyorum. Sevdiğimiz modlar duruyor, araçlar da hala orta ve haritalar her zamanki gibi iyi dengelenmiş. Ancak UT3 bu prensibe tamamen bağlı değil. Gerçekten UT2k3 ve UT2k4’in en iyi kısımlar pakete dahil ama Epic aksiyon dolu yeni bir mod, Warfare (Savaş) modu da sunuyor. Warfare’in prensiplerine yeterince uzun bakanlar UT2k3 ve UT2k4’taki Onslaught (Hücum) ve Assault (Saldırı) kombinasyonu üzerine kurulduğunu fark edecektir. Ama kimin umurunda? Benim değil!
Prensip: Her ekibin üssünde koruması gereken bir enerji çekirdeği bulunuyor. Amaç, rakibin enerji kaynağını yok etmek. Haritada birkaç mevki belirtiliyor. A mevkii ele geçirilirse, tarafsız veya karşı ekip tarafından zaten ele geçirilmiş B mevkii ile bağlantı kuruyor. Sadece bu şekilde B mevkii ele geçirilebilir. Ve bu şekilde devam ediyor. Bir ekip haritadaki tüm mevkileri kontrol ettiğinde, ana mevkii ile bağlantı kurulur. Bu düşer düşmez, rakibin enerji çekirdeğinin savunma kalkanları devre dışı kalıyor ve saldırıya açık hale geliyor. Ardından enerji çekirdeğinin “Health” (gücü)’nü 100’den 0’a indirmeniz gerekiyor. Basit geliyor ama değil. Burada gerçekten takım oyunu gerekiyor. Rakibinizin ele geçirmediği bir mevkii geri almak isterseniz, bir takım tarafından kontrol edilir edilmez, öncelikle mevki çevresinde oluşturulmuş savunma kalkanını imha etmelisiniz. Tabi elbette takımınız için tek bir hamleyle kontrol edilen tüm mevkileri ele geçirmeniz imkan tanıyan özel bir gülleye sahip değilseniz. Bu sayede yüksek hızlı bir savaş garanti ediliyor. Haritalara dağıtılabilen çeşitli araçlarla, mevkilerin savaşlarını başlatabiliyorsunuz. Elinizde herhangi bir araç yoksa, hover board (uçan kaykayı) kullanabilirsiniz. Bu, her bir oyuncunun A noktasından B’ye daha hızlı ulaşmasını sağlıyor. Epic, 15’ten fazla araç sunuyor. Axon Goliath tanklı devasa bir organik Necris Darkwalker almak veya rakiplerinizin bacaklarını yandan bıçaklı hızlı bir buggy ile gövdelerinden ayırmak tamamen size bağlı.
Warfare (Savaş) modu, Unreal Tournament 3’teki tek yenilik değil. Quake 3 ve Unreal Tournament aşağı yukarı aynı zamanda piyasaya sunulduğu zaman, UT’nin oynama hızıyla ilgili tartışmaları hatırlıyor musunuz? Evet, tartışma artık sona erdi. Uzun zamandır UT oynayan bir kişi olarak, tempo gerçekten nefes kesici. Roket fırlatıcıyı elinize alır almaz, karanlık bir deliğe bir plazma enerji topu ateşliyorsunuz. Güzel bir giriş…ve aynı zamanda silahlar konusuna iyi bir geçiş. Enforcerlardan Sniper Rifle (Keskin Nişancı Tüfeği) ve Redeemer (Kurtarıcı Silahı)’na kadar her şey, ‘eskisi gibi’. Gerçekten eskisi gibi. Şahsen çok hoşuma gitti.
Tamamen eskisi gibi derken, UT serisinin tamamını kastetmiyorum daha çok kaliteyi ve çok konuşulan UT3 tek oyuncu modunu kastediyorum. Aslında ‘tek oyuncu modu’ demeye cesaret de edemiyorum. Geçiş sekansları şeklindeki iyi bilinen AI maçları arasındaki öykü bu ismi hak etmiyor. Unreal Tournament bir çoklu oyuncu aksiyonu ve hala öyle olmaya devam ediyor. Epic’in bir solo kampanyasıyla unvanı elde etme çabası sadece gereksiz olmakla kalmıyor aynı zamanda kötü. Bu nedenle online savaşlara yaklaşmıyor bile. Çünkü bunlar yerli yerinde.
Sunum açısından, Unreal Tournament 3 mantıksal olarak yeteneklerini gizleyemiyor. Haritalar göze güzel hitap ediyor ve şiddetli Death Match (Ölüm Maçı), Team Death Match (Takım Ölüm Maçı), Capture The Flag (Bayrak Kapma), Capture The Flag With Vehicles (Araçlarla Bayrak Kapma) ve Warfare (Savaş) aksiyonlarına sahne oluyor. İğne keskinliğinde dokular, uygun ses parçalarıyla kalp atışlarınızı hızlandırıyor. Bunun arkasında Unreal 3 Motoru olduğu açık.
MS
Kaynak:GamesRapidShare
Bu yazı toplamda 21, bugün ise 0 kez görüntülenmiş
Uncharted Drake’s Fortune
16 Nis
Indiana Jones onunla gurur duyardı herhalde. Uncharted: Drake’s Fortune oyununun ana kahramanı Nathan Drake bu ünlü kırbaç şaklatıcısını yüceltiyor. Onun bir kırbacı olmasa da, sempatik ve insancıl bir karakteri, ayrıca çok sayıda farklı tipte silahları gibi karizmatik özellikleri var. Nate ile birlikte tropik diyarlarda define avı peşinde, çekici ve esprili maceralara koşabilirsiniz.
Muhteşem. Aynen bu kelimeyle tarif edilebilir; Uncharted: Drake’s Fortune’nin başlangıcında, mükemmel bir animasyonla gerçekleştirilmiş denizi ve rengarenk manzarayı görünce resmen mayışıyorsunuz. Bunların yanı sıra, doğuştan bir macera adamı olan Nate’ye hemen kanınız ısınıyor. Yaşlı arkadaşı Sully ve gazeteci Elena ile birlikte, atalarından Sir Francis Drake’nin izini bulmaya çalışıyor. Ancak, El Dorado’nun efsanevi hazinesinin yeni bir sahibi olduğu ortaya çıkıyor ve olaylar pek de planlandığı gibi yürümüyor haliyle.
Hazine aramak için antrenmanlı olmak gerek doğrusu! Yani, hazine ararken önünüze bazı engeller çıkabilir, hem de çeşit çeşit … Hazine peşinde tırmanmak, bulmaca çözmek, dövüşmek ve ateş etmek zorundasınız. Allahtan şanslıyız çünkü Nate birinci sınıf bir söz cambazı olmanın ötesinde, benzetme yerindeyse, çıldırmış bir maymun gibi oradan oraya tırmanabiliyor. Çıldırmış dedik, çünkü bazı ölümcül uçurumlara düşmekten, ancak deli cesaretinin sağlayacağı zıplama ve tırmanma hareketleriyle kurtuluyor. Kaya platosundan bir yamaca doğru uçarken, çıkıntı yapmış kayalara tutunuyor. Usta hareketlerle, bir kayanın kenarından diğer bir kayanın kenarına salınırken, PS3 kumandasındaki hareket sensörü kullanılarak, devrilmiş ağaçların kökleri üzerinde dengesini bulması veya bunu için yeterli kuvveti almak için bir yamaca paralel şarmaşıkla uçması sağlanabiliyor. Tüm tırmanma yolları açık bir şekilde görülmüyor, yolun nasıl devam ettiğini anlayabilmek için önce bulunduğunuz alanda etrafınıza bakınmanız gerekiyor.
Ancak, oyunda sadece dağcıların karşılaşacağı türden zorlukların üstesinden gelmek için iyi gözlere sahip olmak yetmiyor, çünkü ilerlemek için diğer yandan bazı bulmacaları da çözmeniz gerekiyor. Atalarınızdan Sir Francis Drake’ye ait sararmış not defterini her zaman yanınızda taşıdığınızdan, antik figürleri veya nesneleri doğru sınıflandırmak gerektiğinde bundan yardım alabiliyorsunuz. Bazen, cisimleri silahla vurmanız, ateşe vermeniz veya yerlerini değiştirmeniz gerekebiliyor. Bilmeceler aslında pek de zorlayıcı türden değil ama, riskli tırmanışlardan ve yoğun silahlı çatışmalardan sonra, hoş ve eğlenceli bir değişiklik oluyor.
Eğer ortada servet vadeden bir hazine söz konusu ise, birbiriyle mücadele eden bir çok taraf bulunuyor. Herkesin sahip olmak için can attığı altın heykelin önünde karşınıza bronz tenli düşmanlar ve daha sonraları pek o kadar güneş yüzü görmemiş casuslar çıkıyor ve güzellikle konuşmayı kesinlikle reddediyorlar. Kulağınızın dibinden vızıldayarak mermiler geçmeye başlayınca, daire butonunu döndürerek siper almak üzere kendinizi en yakın yere atıyorsunuz. Nate, sütunlara ve duvarlara yapışarak bir konumdan diğerine yuvarlanıyor ve engeller üzerinden tırmanıyor. Her şey tereyağından kıl çeker gibi çok kolay oluyor ve hareketlerin tümü gerçeğe uygun ve inanılası. Dövüşmek kaçınılmaz çünkü rakipleriniz hiç de aptala benzemiyor. Bazen kendi el bombalarına bassalar da, ya da kendilerini el bombası atıcısına koyup diğer tarafa atsalar da, aptalca bulabilirsiniz ama, tuhaf bir şekilde bunlara bir şey olmuyor. Rakipleriniz oldukça atik, öne doğru atılıyor veya size yandan saldırabiliyorlar. Şamar oğlanları da kötekten paylarını alıyorlar. Sinsice yaklaşan hain düşmanları öldürücü yakın dövüş teknikleri ile haklıyor veya bunları yaklaştıkça basit kombine hareketlerle ölesiye pataklıyor. Aslında düşük seviyelerde, kısmen tek bir konumdan hedefini bulan vuruşlarla tüm rakiplerinizi devre dışı bırakabilirsiniz; ancak seviyeler ilerledikçe dolambaçlı ve geniş alanlarda sürekli hareket halinde olmanız, bel hizasından daha sık ateş etmeniz ve oyunda ölmemek için taktikli hareket etmemiz gerekiyor.
Oyunun tüm görkemli grafiklerini görebilmek için, sanal canlarınızı mümkün olduğunca sona saklamaya değer gerçekten de. Rüzgarda dalgalanan farklı türlerde bitkilerle bezenmiş harika orman görüntüleri. Ağaç dallarından aşağı süzülerek gölgelerle oynaşan güneş ışığı. Renkli kuşlar, pırıl pırıl bir gökyüzü altında oradan oraya zıplayan küçük maymunlar ve karanlık kuytularda dolanan pek o kadar da sevimli olmayan yaratıklar, oyuna canlılık katıyorlar. Suya dalıp çıktıktan sonra, muhteşem yansımalara sahip suyun, ıslanan elbiseler üzerinde bıraktığı izleri görmek mümkün. Henüz üzerinizdeki giysiden sular damlarken, kulaklarınızın dibinde, arkalarında duman bulutları bırakarak gerçekçi patlamalarla ortalığı sarsan el bombaları uçmaya başlıyor. Karakterlerin, gözenekleri ve ter damlacıkları seçilebilen yüzlerinde korku ifadesini görmek mümkün. Böyle sayfalarca anlatmak mümkün oyunu, yani tek kelimeyle harika görünüyor. Oyun aynı şekilde kulağa da hitap ediyor. Heyecanlı ve gerilimli epik arka plan müziği oyunun atmosferine katkıda bulunuyor. Güzel bir ilave: Tatmin edici Almanca sürümü istenirse İngilizce olarak veya diğer yaygın dillerde oynanabiliyor, alt yazılar da cabası.
Aslına bakarsanız Uncharted: Drake’s Fortune ne devrim niteliğinde ne de özellikle yenilikçi bir oyun. Seyrek de olsa hareket sensörü PS3 kumandası kısmen kullanılıyor, fakat sadece belirli sayıda isabetli vuruşla veya küçük hazinelerin bulunmasıyla başarı elde edilebilmesi güzel olsa da yeni bir fikir değil. Burada olan her şey, yani tırmanışlar, bulmacalar, çarpışma ve siper alma sistemleri, jiple yapılan takip avı kesinlikle başka oyunlarda da görülmüş özellikler. Yine de bu özel bir oyun, çünkü oyunun tüm bu iyi işleyen ve denenmiş unsurları size bir arada sunuluyor. Özellikle de, hikayesi ile gerçekçi ve bilinen kahramanları, bu oyuna kendine özgü ve olumlu bir hava katıyor. Nathan Drake gerçekten klas bir karakter, nüktedan ve dost canlısı tarzıyla sizi sürekli güldürmeyi başarıyor. Oyunun ayrıca görsel açıdan bir konsol sürümü de var; bununla başka hiçbir oyun boy ölçüşemez gerçekten de.
EB
Kaynak:GamesRapidShare
Bu yazı toplamda 96, bugün ise 0 kez görüntülenmiş
Two Worlds
16 Nis
Önceden yapılan açıklamalar, oyundan gösterilen bölümler ve ekran görüntüleri çok şeyler vaat ediyordu. Bir rol oyunu olarak, Oblivion ve Gothic 3’ü gerçekten de alt edip edemeyeceğini ortaya çıkarmak üzere “Two Worlds”u sizin için test ettik.
Savaşlar ve adam kaçırma.
Antaloor, savaş tanrısı Aziraal’ın tanrıların 300 yıllık anlaşmasını bozarak kendi başına buyruk hareket ederek neden olduğu kargaşanın henüz farkında değildi. Bu tanrı, orc ordularını toplayarak uygar dünyaya karşı kanlı bir savaşa sürükledi. Tüm bu olayları ortasında, kahramanımızın kız kardeşi Kira gizli bir tarikat tarafından kaçırılmıştı. İsimsiz kahramanımız kız kardeşini bulmak umuduyla aylar boyunca amaçsızca ülke ülke dolaşır. Tek ümidi kız kardeşini tekrar bulmaktır.
Paranızın karşılığını alacaksınız
“Two Worlds” ilk olumlu notunu ambalaj tasarımı ve içeriği ile aldı. Normal sürümü, kitaplığınıza sığacak ve şık duracak bir ambalaj içinde satın alabilirsiniz. Hoş CD kutusunun yanı sıra oyunla birlikte verilen iki taraflı kuşe baskı poster de cabası. Posterin bir yüzünde oyun dünyasında size yol gösterecek bir harita, diğer yüzünde ise Kira’nın çekici bir resmi bulunmakta. Hangi tarafı asacağınıza karar vermeniz güç olacak ![]()
“Royal sürümü” satın alırsanız, oyunda gördüğünüz “Kilgorin” kılıcı şeklinde bir zarf açacağınız, oyun müziklerini içeren bir bonus DVD’niz, “kılavuz” dokümanlarına, arka plan resmine ve bir internet kitine, bir Two Worlds tişörtüne ve bir iskambil destesine (55 kağıt) sahip olacaksınız.
Haydi macera başlasın
Oyunumuz Thalmont’ta Komorin köyünde başlıyor. Aylar sonra kız kardeşimiz Kira’nın yaşadığına dair ilk işaret olarak isimsiz bir mektup alıyoruz. Tahmin edileceği gibi hemen Komorin’e ulaşmak amacıyla yola koyuluyoruz. Buraya vardığımızda, başlangıç macerası tamamlanıyor ve asıl oyun hikayesi başlıyor.
Kısa süre içinde, Kira’yı Reist Tungard adındaki lideri tarafından yönetilen gizli bir örgütün kaçırdığı ortaya çıkıyor. Rehinenin serbest bırakılması için tarikat tarafından verilen görevi tamamlamamız gerekiyor. Kız kardeşimizin belli olmayan bir nedenle kaçırılmış olması nedeniyle kendini suçlu hisseden, tarikatın bizim adımıza çalışan bir üyesi (Gandohar) bize oyunun devamında yararlı olabilecek önemli bilgiler veriyor, hatta Kira ile kısa bir görüşme yapmamıza izin veriyor.
Maceralara = hayal kırıklığı artı tutku
Başlangıçta hikaye tam olarak anlaşılmasa dahi, kendimizi oyuna kaptırmamızı sağlayacak bazı ip uçları veriyor. Yan maceralar ile ana hikaye arasında akıllıca bir bağlantı kurulmuş, bunlar karakterlerin geçmişi ve Antaloor’daki yaşam hakkında güzel bilgi veriyor. Ancak, ana maceraların yanı sıra Two Worlds oyununda “x’e ait 10 parça bul” veya “x eşkıyasını öldür” gibi zorunlu maceralar da bulunuyor. Maalesef macera günlüğü biraz kafa karıştırıcı, insan yeni macera seçerken bir daha bir kez daha düşünüyor. Örneğin, tamamlanmış maceraları macera günlüğünden silmek veya en azından bunları gizlemek mümkün değil. Ayrıca, kabul edilmiş tüm maceralar doğrudan harita üzerinde görüntüleniyor. Diğer taraftan, oyunun akışını sıkı sıkıya takip etmeden dünyayı keşfe çıkma imkanı verilmesi oyuncular açısından olumlu, çünkü bu şekilde bir macerayı tamamlayabileceğiniz bir yere vardığınızı fark ediyorsunuz. Öte yandan bu oyunu düzenli bir şekilde takip etmeyi sevenler için daha rahatsız edici, çünkü kabul ettiğiniz macera için nereye gitmeniz gerektiği mini haritada gösterilmiyor.
Karakterim nasıl seviye atlıyor?
Two Worlds oyununda gerçekten hoşumuza giden karakterin seviye gelişimi. Başka oyunlarda karakterin seviyesi hıza bağlı olarak gelişiyor, Two Worlds bunun yönetimini bize bırakıyor. Aynı şekilde, ileride oynayacağınız rol oyunlarında Two Worlds oyunun sihirli güç defteri ile etkileşim mümkün olacak. Ana görevdeki 3 slota ek olarak, her bir görevde “yükseltici” olarak nitelenen üç slot daha bulunuyor. Bunlar ana görevle birlikte sizin öznitelikleriniz üzerinde etkili oluyorlar. Bu yolla iki yükseltici ile birlikte sihirli ateş gücünüz çok daha etkili bir hale geliyor. Sihirli ateş gücü + kudret besini yükselticisi (kudret besini tüketimi %20 oranında azaltıyor) + sihirli güç yükselticisi (sihirli gücün etkinlik seviyesini 2 kademe yükseltiyor). As a result no limits are set on your individuality.
Gecenin bu geç saatinde rüzgarın eşliğinde ata binen kim biner …
Umarız kimse, çünkü böyle yaparsanız “Two Worlds” oyununda çok puan kaybedersiniz. Aşağıdaki alıntı oyunun kılavuzuna ait: “Klavye üzerinden girilen komutlar doğrudan ata değil (gerçek hayatta olduğu gibi) biniciye yani oyun karakterinize gönderilir. Örneğin, eğer ileri hareket için [W] tuşuna basarsanız oyun karakteriniz bu komutu bindiği ata iletir, hayvan da buna göre hareket eder. Bu nedenle hareketleri küçük bir gecikme ile gerçekleşir.” Bu fikir olarak gerçekten de iyi – ancak uygulamada maalesef oldukça saçma. At klavye konutlarına asla doğru olarak yanıt vermiyor (yüksek bir binicilik beceri seviyesinde olsanız dahi). Ayrıca, bunlar çevredeki cisimlere çarptığında (ne at sırtında ne de yaya olarak) hiçbir çarpışma tepkisi görülmüyor. Test sırasında başımıza sık sık gelen olay, at dört nala koşarken ağaca çarptığımızda (bu kısmen yön bulma sorunundan kısmen de oyunu test eden kişinin dengesizliğinden
kaynaklandı) at inleyerek hiçbir animasyon olmaksızın aniden durdu. Oyun kılavuzunda övgüyle bahsedilen “atı çağır” fonksiyonu bazı alanlarda hiç çalışmıyor. Oyun kılavuzundan bir alıntı daha: “… atınızı özel bir ıslıkla çağırabilirsiniz yaklaşık 100 metrelik bir uzaklıktan çağırabilirsiniz. Sadece [H] butonuna basmanız yeterlidir atınız yanınıza gelmek üzere harekete geçer. Bu çevre koşullarına bağlı olarak belirli bir süre alabilir”. Testlerimizde at, ne yaklaşık 80 metreden ne de 30 metre yakından bu ıslığa hiç tınmadı bile.
Nasıl 40 düşman öldürülür?
Gothic 3 veya Oblivion gibi oyunlarda canavarlarla yapılan dövüşler gerçekten yorucudur (çünkü canavarların gücü genel olarak oyun karakterinin bulunduğu seviyesine yakındır). Two Worlds oyununda ise durum böyle değil. Birincisi, canavarlar başlangıç seviyesinde kalıyorlar (yani 20. seviyede kurtların işini kolaylıkla bitirebilirsiniz), ikincisi pratik “kaçma” ve “pis hile” fonksiyonları (dövüşlerin aşırı hareketli olmasına rağmen bunları olumlu buluyoruz) ve üçüncüsü rakiplerimiz hiç de zeki değiller. Rakiplerinizi yenebilmek için, 30-40 düşmanı kolaylıkla alt edebileceğiniz kudret besini veya yeniden doğuş noktalarına doğru çekerek kolaylıkla tuzağa düşürebilirsiniz. Sihirli ateş gücü, iksir, saldır, sihirli ateş gücü, iksir … Yukarıdaki “kaçma” ve “pis hile” fonksiyonları (düşmanın gözüne toz atarak kısa bir süre için hareket kabiliyetini durdurma) taktiğini uygulayarak az sayıda karşı saldırıyı savuşturabiliyoruz. Bunu yaparken en olumlu bulduğumuz nokta ise, Two Worlds ekranında görüntülenen iki işaret oldu (gözler açık, gözler kapalı), bunlar bir düşmanı etkisiz hale getirip getirmediğimizi gösteriyorlar.
Two Worlds dünyası
Oyun dünyasının atmosferi, Oblivion ve Gothic 3 seviyesine asla ulaşamıyor. Şehirlerin dışındaki dünyada bir çok farklı hayvan türü yaşıyor, ancak bazı gerçekçi olmayan durumlar da yok değil, elli metrede bir sürekli beşerli gruplar halinde kurtlar ile karşılaşıyoruz. Diğer yandan, o gün içinde öldürülmüş olan düşmanların geceleri hayalet olarak dolaşması fikrinin hiç de yaratıcı olmadığını düşünüyoruz. Bunun yanı sıra, şehir,köy ve banliyölerde birçok insan yaşamasına rağmen bunlar hiç de çalışıyormuş gibi durmuyorlar.
Grafikler ve Sesler
Two Worlds oyununun grafikleri hem iyi hem kötü. Bir yanda, muhteşem bir bitki örtüsü ve eşsiz bir manzara var, ses efektleri ve mimari harika görünüyor. Antaloor’un simetrik ve engebeli yapısı burayı güzel ve gerçekçi bir dünya haline getiriyor. Motion capturing teknolojisi ile kaydedilmiş hareket animasyonları akıcı ve gerçekçi görünüyorlar. Ancak “Reality Pump” tekniğini geliştirenler yüz animasyonlarında başarısızlar. Yüz animasyonlar Gothic 1 zamanında yapılanlara benziyor. Ayrıca, harita üzerindeki farklı unsurların birbirleriyle çarpışma tepkileri tam bir felaket.
Kişilerin eşzamanlı hareketi tam olarak sağlanamamış ve amacına hizmet etmiyor. Gandohar’ın sesi, örneğin oturaklı ve gizemliden çok zoraki bir tonda çıkıyor. Bu durum, oyun karakterinizin öldükten sonra yeniden doğuş noktasında “işte geri geldim” nidası ile daha da belirginleşiyor. Bunlar tümüyle gülünç ve zoraki bir izlenim uyandırıyor.
MS
Kaynak:GamesRapidShare
Bu yazı toplamda 43, bugün ise 0 kez görüntülenmiş