Dünya Taşınıyor

Haziran 11, 2008 Yazar: elvistuna  
Yazı Kategorisi: Bilim ve Teknoloji

DÜNYA TAŞINIYOR(öykü) Güneş kuru bir sıcaklık getiriyordu. Ağaçlarda ki meyveler bundan etkilenmiş, çoğunun içindeki sıvı buharlaşmış, çürümeye yüz tutmuştu.Mehmet şemsiye olmasa dışarı bile çıkamazdı. Hava da öyle bir sıcaklık vardı ki bu her şeyi kurutuyordu. Mehmet kışın soğuğunu hissetmiş gibi birden titredi. Bu vücudunun anlık sıcaklık değişimi idi. Ardından hapşırdı. Elma ağacının yanındaydı.Dallarda sağlam kalmış birkaç elma arıyordu. Bir tane gördü. Elma ağacın en tepesindeydi. Oraya çıkamazdı. Kısa sürede olsa güneş ışığına maruz kalmak tehlikeli olurdu. Düşündü. Şemsiyesini kullanabilirdi. Şemsiyeyi kapattı. Bir sopa gibi yaptı. Bir iki zıplamadan sonra dalda gördüğü elmayı yere düşürdü. Şemsiyesini tekrar açtı. Yerdeki elmayı eğilip aldı. Ardından hızlı adımlarla evine girdi. Mutfağa geçti. Annesi her zamanki gibi uğraşacak bir şeyler bulmuş bu, sefer tahta dolap raflarına ıslanmasın diye koyduğu gazetelerin eskilerini kaldırıp yerlerine yenilerini koyuyordu. Mehmet “bak anne bahçedeki ağaçtan yere elma düşürdüm. Kolay oldu. Ama kafama biraz güneş sıcaklığı geçti.” Diye konuştu. Mehmet’in annesi “oğlum kendi düşen ağlamaz. Dışarıya çıkılmayacağını biliyorsun.” Diye karşılık verdi.Mehmet “anne kışa kadar bu elmalardan tadamam. Devletin seraları beni tatmin etmiyor. Verdikleri yemeklik sebzeler. Meyveyi çok az veriyorlar.” Dedi Mehmet’in annesi cevap vermedi. İşi ile meşgul olmaya devam etti.Mehmet keyif içinde odasına girdi. On senedir elma yiyememişti. Şimdi onu afiyetle midesine indirecekti. Masa üzerinde ki gazeteyi eline aldı. Koltuğuna oturdu. Bir taraftan elmasını yedi diğer taraftan gazetesini okudu. İlginç bir haber gözüne ilişti. Haber “dünya taşınıyor. Yeni bir gezegen bulundu. Uzay gemileri bu iş için hazırlanıyor. Yolcular için çağrılar yapılıyor.” Diyordu. Bu müthiş bir haberdi. Şimdiye kadar bu gezegeni terk eden çok olmuştu. Ama hep sonu belli olmayan bir yolculuğa çıkılmıştı. Şimdi ise yaşanabilecek bir yer bulunmuştu. O yüzden Mehmet sonu belli olan yer gidecekti. Karar verdi .Elmasını bitirdi. Müjdeyi annesine vermek için mutfağa geçti. Annesini gördü. “Anne gazetede bir haber okudum Yeni bir gezegen bulmuşlar. Yolculara çağrı yapıyorlar.Nasıl olsa bir gün bütün insanlar bu gezegeni terk edecek. Ben gitsem izin verir misin?” dedi.Mehmet’in annesi “ Oğlum sen o gezegene gidersen beni bir daha göremezsin. Baban bir macera uğruna uzayın derinliklerine gitti. Sen gidersen ben yalnız yapamam. O yüzden ben de geleceğim.” Dedi. Mehmet sevincinden dört köşe oldu. Hazırlıklara hemen başladılar. Cihazları ile eşyalarını anti madde yaparak bir kutuya hapsettiler. Sinyal verip devletin taşıyıcı hava arabasını beklemeye başladılar. Herkes odasında mutlu idi. Mehmet ve annesi kendi odalarında gidecekleri gezegeni monitörden izliyordu. Öyle harika yerler vardı ki ağaçların çokluğu onları coşturmuştu. Gezegen yırtıcı hayvanlardan bilim adamlarınca temizlenmiş, yaşanılır hale getirilmişti.Mehmet önündeki cihazdan uzay gemisinin bilgi merkezine girdi. Oradan gemide altı milyar insanın olduğunu öğrendi. Bu dünyanın dörtte bir sayısı idi. Mehmet annesine yöneldi. “Anne bak dünyayı artık tamamen terk ediyoruz.” Dedi. Mehmet bilgi merkezinden uzay gemisinin hızını da öğrendi. İnsanlar gezegene ancak on yılda ulaşabileceklerdi. Bu Mehmet için gemiyi gezmek ve yeni şeyler öğrenmek demekti. Önce makineden çıkan, kremsi, beyaz biyolojik yiyeceğini tadacaktı. Çünkü mutluluk karın tokluğunda yatıyordu.Mehmet için her şey yeni başlamıştı. Annesinin kaldığı odanın koordinatlarını cihazına kayıt etti. Sonra oradan ayrıldı. Açık alan denilen yere doğru hareket etti.Orası gezmek ve eğlenmek için tasarlanmıştı. O yer öyle büyüktü ki tepede asılı duran yapay güneş bu büyüklüğü ortaya çıkarıyordu. Mehmet yapay güneşin çapını biliyordu. Bu ayın onda biri büyüklüğüydü. Ve ondan defalarca büyük gezi ve eğlenme alanı sanki yapay güneşi yutmuştu.Kendisi gibi gençleri toplandığı ve eğlendiği bir bar buldu. Yüksek seste müzik çalıyordu. Mehmet “ne güzel bir ses.” Diye düşündü. Dinlediği şey şu an ona tarifi gizli duygular yaşatıyordu. Bir süre kendini melodinin sarhoşluğu içine bıraktı.İradesini kullanmazsa kendini müzikten kurtaramayacağını gördü. Melodiden hipnoz olmak üzereydi. Müziğin durduğu bir anda hemen bardan dışarı çıktı. Kurtulmuştu. Ama yaşadığına değmişti. Refref parkına doğru yol aldı.Oraya varınca kendine bir refref seçti. Bindi. Uzay gemisinin sancak tarafına doğru havadan hızla yol adı. İnsanların boş uzaya baktığı yerde durdu. Oturabileceği bir yere geçti. Her kes gibi o da boş uzaya bakarak dünyanın taşındığına şahit olmaya başladı.Uzay gemisinin derinlere doğru ilerlediklerini gördükçe yeni gezegenin heyecanı içinde coştu durdu. Diğer taraftan milyonlarca yıl yaşanmış bir gezegeni terk etmek ve bunun acısını silmek zor olacaktı.Mehmet uzay gemisinin ihtişamının yeni yeni farkına varıyordu. Oturduğu yerden diğer insanlar gibi karanlıkta ki yolculuğu değil az önce refrefi ile üzerinden geçtiği o yarım küre şeklinde ki dev yapıya odaklanmıştı. Işıklar saçan yer hemen güvertenin önüydü. Mehmet’in oraya gitmesi dakikalar alacaktı. Yapı yakın gibi görünüyor ama bu onu yerinde simetrik olarak duruşuydu. Mehmet bir süre sonra başını derin karanlığa çevirdi.O nereye baksa hep inanılmaz görüntüler ile karşılaşıyordu. Şimdi ise önünden devasa bir yıldız geçiyordu. Bu Mehmet’i yerinde biraz daha tuttu. Alevler açık seçik görülüyordu. Uzay gemisi yıldıza uzaktı. Fakat yıldızın sıcaklığını az da olsa hissedebiliyordu. O an güverte insanlarla dolmaya başladı. Yıldızın ateşi ile ihtişamlı görünüşü herkesi buraya çekmişti. Yer müsaitti. İnsanlar seyre oturduklarında hala boş yerler vardı. Mehmet bunu kendi koltuğundaki cihazdan görebiliyordu. Cihazı biraz kullanınca öğreneceği çok şeyin olduğunu tekrar gördü. O yarım kürenin ne olduğunu bulmak zor olmadı. Bilgileri bulunca tüyleri diken diken oldu. Yapının ışık saçması görünmez ve gizli hatların gerilimiydi. Yarım küre pi/iki derinliğindeki atom altı boyutlara kapı açıyordu.Mehmet bunu bir yerde duymuştu. Evren atom altı quarklarda gizliydi. İnsan boş uzayı çıkacak olsa sadece bir atomun dışına doğru giderdi. Ve kendini yine geldiği yer gibi bir uzayda bulurdu. Makro derinlikler ve mikro derinlikler sonsuzdu. Mehmet şu an ki yaşadığı evrenin libnit adlı kürede ki herhan gibi bir quarkın içinde olduğunu biliyordu. Bunları düşününce daha da heyecanlandı. Demek insan oğlu evreni vücuda getirebilmişti. Yarım kürenin niçin yapıldığını öğrendiğinde biraz endişelendi. Çünkü uzay gemisi kaza geçirdiğinde ölen insanların ışık zerrecikleri olan öz ruhları libnit, cihazına çekilecek ve önceden belirlenmiş olan atom altı evrenin bir köşesine götürülecekti. Mehmet koltuğunda ki cihazdan bu yeri de öğrendi. Önce bir gezegeni gördü. Ve bir bina ile karşılaştı. Burada ramea isimli ileri teknoloji içeren bir kutu vardı. Işık zerrecikleri olan öz ruhlar ramea kutusunun içine çekiliyor ardından onlara beden giydiriliyordu. Tuhaflıklar bununla da bitmiyordu. O atom altı gezegende insanların yaşadığını gördü. Belli bir yerde onun üzerinde piramit dizili ve onların çevresindeki halka olmuş insanlar secde eder gibi başlarını piramide doğru eğip kaldırıyorlardı. Allah’ı düşündü. “Peki Allah bunun neresinde.” Dedi içinden. Elbet Allah’ı kimse geçemezdi. Onun geçilmezliği kutsal ışığında yatıyordu. İnsan bir evren meydana getirse de bilgi de Allah’ı geçemezdi. Mehmet her şeye sahip olup gayenin de var olduğu bir hissin her zaman bir umuda ihtiyaç olduğunu biliyordu. Ona madde veya bilgi bir şey veremezdi. Mehmet’in istediği bekleyişti. Bu bekleyişte Allah onu kabz eder ve korurdu. İşte insan böyle kendini güvende hissederdi. Buna rabıta deniyordu.Uzay gemisi devasa büyüklükteki yıldızı on dakika içinde geçti. Seyir için bekleyen insanlar güverteyi boşaltmaya başladı. Mehmet keşfetmenin heyecanı içinde koltuğundan kalktı. Refrefine bindi. Havalandı. Yarım küreye doğru yol aldı. Giderken aşağıya bakmayı da ihmal etmiyordu. Keşfedilecek çok şeyin olması milattan sonra üç binli yılların bir güzelliğiydi. O an coşkusu doğum günü olduğu için daha da arttı. Üç bin elli dokuz yılına dört yüzüncü yaşı ile girmişti. Karşısında gördüğü libnit adlı küre bu gün için kendine verdiği güzel bir ödül olacaktı.Küreye yaklaşmıştı. Şimdi ışıklar daha da parlak görünüyordu. Mehmet küreye gelince refrefini koyacağı yere doğru alçaldı. Durdu. Refrefinden indi. Yapıya baktı. Som altındandı. Başka şey de beklenemezdi. Çünkü altın ancak milyonlarca yıl sonra yok oluyordu. Bir koridordan geçti. Kendisi gibi keşif için gelenleri gördü. Hepsi bir top büyüklüğünde ki küreye bakıyordu.Küre altından bir sütunun üzerinde duruyor, sütun da küçük bir piramidin tepesindeydi. Görüntü muhteşemdi. Bir bilim adamı anlatıp duruyordu. Libnitin keşfini konuşuyordu. Bu bilgiye dünyada arkeolojik kazılar ile ulaşılmıştı. Bulunan şey Mısır’daki Gize kumlarının derinliğinden çıkan İsis’in kütüphanesiydi.. Bir uzay kayığı bulunmuş ve içinde ki kitapların da sırlar barındırdığı öğrenilmişti. Libnit cihazı da bu bilgilerden biriydi.Şimdi bilim adamı “gezimize katılmak isteyen varsa ellerine ki şu gördüğünüz orni den alsın.” Dedi. Mehmet bir tane aldı. İnceledi. Üzerinde üçgenler vardı. Kombinezonları esrarlı bir his veriyordu. Orada bulunan yirmi kişi orni den birer tane aldı. Bilim adamı tekrar talimat verdi.”Hazır dediğimde üçgenlerin hepsine basacaksınız.” Dedi. Ardından libnitin yanına gitti. Küreye akım verdi. “Hazır, başlayın.” Dedi. Yirmi kişi birden şeffaf bir görüntüye büründü. Sonra kayboldular.Mehmet bir an için sağına ve soluna baktı. Herkes oradaydı. Amma zaman ve mekan değişmişti.
Bilim adamı. Işınlanılan yerin odak cihazına giden akımı kapattı. Mahiyetindeki yirmi kişiye malumat vermeye başladı. “Şu an Labion piramidindeyiz. Yapı som altındandır. Duvarlarda gördüğünüz hiyeroglifler büyük esrarın kayıtlarıdır. Hitit çivi yazısı ile yazılmıştır. Çözümlemeyi bilen varsa gezi sonunda okuyabilirler. Şimdi sizi bu piramide isim veren labion cihazına götüreceğim.” DediOdanın içi aydınlıktı. Ama görünürlerde hiç ışık kaynağı yoktu. Mehmet kendini ilk defa bir firavunun hissettiği duygulara kaptırdı. Onlar hep saraylarında gizemlerle dolu odalarından hiç dışarıya çıkmazlar ve evrenin gizli bilgileri ile meşgul olurlardı.Mehmet “Acaba bilmek derinlere dalabileceğimiz esrarı gizlemek mi. Eğer öyleyse kimse bir şey bilemez.” Dedi içinden. Diğer taraftan herkes tarafından bilinen şey bilgi değil bir araçtı. Bil bulmak demekti. B ve L harfleriydi. Az önce bilim adamı duvarlardaki büyük esrar kayıtlarından bahsetmişti. Üstelik yazıların hiyeroglif olması bilinmeye bir engeldi. Mehmet “faydası dokunmaz.” Diye düşündü. Ama onun için yazı bir avcı bilgi de avdı. Cennetsi hislerin beslendiği yegane kaynak ise gizlenen esrarlardan gelirdi. Şimdi daha iyi anlıyordu. Kendini bir firavun hissetmenin tek yolu salt gerçeğin gizli olması ve onu bir miktar çevreye hissettirebilmekti.Yirmi kişilik grup koridordan geçerken duvarlardaki kabartmalara göz gezdiriyordu. Bilim adamı bunlardan birinin önünde durdu. “Bu gördüğünüz kabartma Aldaberan yıldız sistemi. Burada on tane gezegen var. Şu gördüğünüz üçüncü gezegen Sions gezegeni. Yani buraya gelirken kullandığımız libnit cihazının geldiği yer. Bu gezegenden gelenler arkaik dönem öncesi dünyaya gelip yerleştiler. Onlar matematikte çok ileriydi. Onlar Külik ve igmir matematiğini kullanıyorlardı. Bu matematik türlerini henüz insan oğlu keşfedebilmiş değil. İşte onlar Atlantis ve Mu kıtası uygarlıklarını kuran, insan olmayan ama ondan daha zeki varlıklardır.” Dedi.Sonra yürümeye başladı. Ardından diğerleri.Bir kapının önüne gelindi. Bilim adamı önündeki kolu çevirdi. Kapı açıldı. İçeride kare şeklindeki bir taşın üzerinde duran küre gözüktü. Yeşilimsi ışıklar saçıyordu. Odağına doğru ışık sönüktü. Bilim adamı anlatmaya başladı.“Bu gördüğünüz labion Hiyapin evrenindeki düşünen varlıkların yazdıkları yazıdan kendine görünmez ve gizli bir hat çeker ve kutsal ışık akışını sağlar. Bununla varlıklar düzene girer. Kısaca şöyle. Yaratıcımız bizim kaderlerimizi katında bulunan levhadaki yazılar ile yönetiyor. Labion ise hiyapin evrenindeki metafiziği yönetiyor. Bu elbet yaratıcımızdan aldığımız örnekle oldu. Bir yazı nundur. Nun kanalize demektir. Rabıtası çok büyüktür. İşte her bir kitap nun cihazıdır. Metafizik olarak çalışır. Bu gördüğünüz labion da metafizik olarak çalışır. Kendinize “biz nasıl düşünüyoruz?” sorun. Aynı cevap labion cihazı içinde geçerlidir.”Mehmet sevindi. Azda olsa düşündükleri bilim adamının söyledikleri ile çakışıyordu. Bilim adamı “şimdi piramitten dışarıya çıkacağız. Sakın şaşırmayın.” Dedi. Arından “herkes ornilerinin üzerindeki üçgenlere bassın.” Dedi. Birden herkes şeffaf bir görüntüye büründü. Sonra kayboldu. Piramidin dışına ışınlanmışlardı. Manzara onları şaşkına çevirdi. Böyle bir şeyi daha önce hiç görmemişlerdi. Atmosfer ve yer arası öyle parlaktı ki insanın bundan hoşlanmaması mümkün değildi. Gök yüzünü aydınlatan yıldız yoktu. Grup havada uçan insanları fark edince ilgiyle bakmaya başladılar. Çünkü uçanlar bir cihaza veya alete ihtiyaç duymuyorlardı. Bilim adamı, “bu gördüğünüz uçan insanlar teknolojiye ihtiyaç duymayan kişiler. Gezegende yaşayanlar bilgilerini bir kitaptan alırlar. O kitap ki yaratıcının sırlarını içerir. İşte bu insanlar bir söz ile veya bir düşünce ile hem uçarlar hem bir anda mekan atlarlar. Biz dünya insanoğlunun da böyle olmasını istedik ama uzay evreni yöneticileri buna izin vermedi. Biz de bunu libnitimizde denedik.” Diye konuştu.Mehmet “bir şey sorabilir miyim?” dedi. Bilim adamı “tabi sor.” Dedi.“Bu gezegenin ismini söylemediniz.”“Haklısın. Söylemedim. Bu gezegenin ismi Mavi Ay. İçinde hayat olan aynı bölgede iki gezegen daha var. Sessiz Tepe ve Göbekli isimlerinde. Üç gezegenin de bir yıldızı yok. Çünkü hepsi yapay olduğu için her şey düşünülmüş.”Mavi Ay gezegeni ağaçlar ile doluydu. Hepsi devasaydılar. Bilim adamı ve grubu bir ormana girdiler.Bir domates ile karşılaştılar. Domates bir ev büyüklüğündeydi. Az ilerlediler. Bu sefer bir mısır ile karşılaştılar. Koçanı ise beş katlı bir apartman büyüklüğündeydi. Bilim adamı bu durumu açılamaya başladı. “u gezegendeki ağaçların, meyvelerin ve bitkilerin devasa olması gezegenin oluşum süreci içinde bulunduğu içindir.Dünyadaki dinazorları düşünebiliriz. Onlar da devasa büyüklükteydi. Ağaçlar ve bitkilerde öyleydi. Bu doğanın işlenmemiş olduğunu gösterir. Doğa da zaman geçtikçe bitkiler ve canlılar küçülür. İşte bu her şeyin kendi formunu bulması anlamına geliyor.”Bir akar su kenarına geldiler. Bilim adamı “yemek molası verelim.” Dedi. Sonra elindeki cihaza ayarlama yaptı. Ormana tuttu. Bir iki dakika içinde bir geyik yerde sürüklenerek geldi. Bilim adamı cihazı ile geyiği et parçaları haline getirdi. Sonra geyik yenecek kıvama geldi.
Grup geyiği keyifle yedi. Akarsudan içtiler. Suyun tadı muazzam güzeldi. İçenlerin hepsi beğenmişti. Az sonra hatıralara daldılar. Biri “ben böyle bir şeyi daha önce hiç hissetmedim.” Dedi. Başka biri “bu yaşadığım tarifi gizlenmiş bir coşku.” Diye konuştu. Mehmet ise içtiği suyun verdiği inanılmaz duygularla kendi kendine “cennete mi düştüm.” Diyordu.Bilim adamı da akarsudan içti. Bir müddet sustu. Meskalin yaşıyordu. Sonra konuşmaya başladı. “Tarihte filozofların büyük İskender’e “sen cennetteki lethe ırmağına ulaşmak istiyorsun” sözünde geçen ırmağın bir benzeri de bu akarsu. Bahsettiğim lethe ırmağı içenin bütün acılarını unutturur ve ona gençlik ve ölümsüzlük verir. Bu ırmağın ismi kapuksidir. İçene dünyada tarifi gizlenmiş hisleri yaşatır. Gençlik ve ölümsüzlük verir. Biliyoruz ki biz insanlar bu ırmaktan içmekle artı bir değere kavuşuyoruz. Bilim ölümsüzlüğü bu kapuksi ırmağına da taşıdı. İçtiğiniz suyun tesiri metabolizmanızın işleyişi ile yavaşlayacak. Bu ırmağın kaynağında ışık var. Özelliğini de bundan alıyor.” Diye konuştu.Grubun içinde kimyager olan Belil isimli kişi bilim adamına sordu. “Bu Mavi Ay gezegeninde bitkiler fotosentezini ne ile yapıyorlar. Görüyoruz ki gezegenin bir yıldızı yok.”Bilim adamı “Bilim adamlarımız Mavi Ay için her şeyi düşündü. Gezegene bağımsız hareket eden ışık zerrecikleri yerleştirdi. Onların ışığı kutsaldır. Çünkü onlar öz ruhtur. Bitkiler bu ışığı aldıkça daha da coşarlar. Ve devasa büyüklüğe ulaşırlar. Bu onların hormonal dengelerinin bozuk olduğu anlamına gelmez. Işık zerreciklerinin aydınlığı hiç bitmez. Sonsuza kadar sürer.” Dedi. Gruptan bir başkası “biz insanlar kutsal ışığı kullandığımız için uzun ömürlüyüz. Bitkiler de bilinç olsaydı onlarda bizim gibi kurumaz ve ölmezdi.” DediBilim adamı “Kutsal ışık üzerinde araştırmalarımız sürüyor. Kutsal kitaplar bunun kaynağının hep yaratımız olduğunu söyler. Biz bilim adamları henüz böyle bir kanıt bulmuş değiliz. Ama başka bir şey bulduk. Her şey kutsal ışık barındırıyor. Diyebiliriz ki düşünsel bağlantılarda ki rabıta sonsuzdur. Belki biz yokuz. Ama düşündüğümüz için varız. Bu da düşünce kudretinin büyüklüğünü gösterir.” Diye konuştu. Ardından “şimdi geri dönme vakti geldi. Herkes ne yapacağını biliyor. Ornilerde ki üçgenlere basacaksınız.” Dedi. Bilim adamı ve mahiyeti labion piramidine ışınlandılar. Sonra libnit bağlantısına akım verildi. Bilim adamı ve yirmi kişi atom altı hiyapin evreninden ayrılıp uzay evreninde seyreden istasyona ışınlandı.Mehmet keyif içindeydi. Akarsudan içtiği su henüz etkisini kaybetmemişti. Ama uzun süre annesinden ayrı olduğu için daldığı hayalden uyanabildi. Refrefine bindi. Cihazından annesinin kaldığı odanın koordinatlarını takip ederek havadan hızla ilerledi.Kapının önündeydi. Açtı. Annesi ekranda komedi programını izliyordu. Mehmet’i görünce “nerede kaldın. Burada bir şey yapamadım. Lavabo ihtiyacım oldu. Ancak uzun uğraşlardan sonra lavabo kabinine girebildim.” Diye konuştu.Mehmet “anne senin cihazın var. Ona sesli talimat vererek işlerini görebilirdin. Unuttun mu?” dedi.“Ben bilemedim. İnsan cihazlardan uzak yaşayınca böyle benim gibi teknoloji özürlü oluyor.”Mehmet “anne karnın aç mı?” diye sordu. “Hayır. Ya senin?”Benim aç değil. Biraz önce geyik yedim. Anlatması uzun sürer. Şimdi benim çok uykum var. Gidip yatacağım. Bir hafta uyuyacağım.” Dedi.“İyi uyu da büyü.” Dedi Mehmet’in annesi.Mehmet önce uyuma kabini kıyafetlerini giydi. Bu şekilde daha rahat olacaktı. Sonra kabine geçti. İçine girdi. Uzandı. Kabinin kapağını örttü. Gözlerini kapattı. O an kabinde yeşilimsi bir ışık meydana geldi. Bir haftalık uyku keyif içinde başladı.Uzay gemisinde isyan çıkmıştı. Zenci insanlar bir araya toplanmış uzay gemisi yöneticilerinden kendilerine daha çok özgürlük istiyorlardı. Zenci isyancılarından bir grup uzay gemisinin güç kaynağını ele geçirdi. Güvenlik boş uzayda seyreden gemiye zarar gelebilir diye ateş açmıyorlardı. Zenci isyancılar bunu gördükçe daha provake oldular. Bu sefer yönetimi ele geçirmeye çalıştılar. İsyancıların ellerindeki silahlar şok aletiydi. Bu gemide herkesin kullandığı bir silahtı. İsyancıların başı Malkom isimli zenci henüz yeni karşılaştığı güvenliğin kullandığı silahlar onu isyandan biraz caydırdı. Gemi yönetimi toplanmış ve etik olmayan bir karar almıştı. İsyancılara germiyan isimli silahlar ile karşılık verilecekti. Sonunda zenci isyancıların yarısı bu silahlar ile moleküllerine ayrıldı. Kaçan diğerleri ise uzay gemisinin büyüklüğünden faydalanarak sağa sola dağıldılar. Ama çatışma hala sürüyordu.Kapı hızla çalmaya başladı. Dışarıdaki “beni öldürecekler. Ne olur açın kapıyı.” Diyordu. Mehmet acele ile uyandırılmalıydı. Annesi bir belayı hissetmiş ve oğlunu uyandırmaya çalışıyordu. Cihazı aklına geldi “Uyku kabini. Hemen kapakları aç.” Diye komut verdi. Kapaklar birden açıldı. Mehmet uyandı. Annesinin telaşını gördü. Öğrendi. Kapıda istenilmeyen biri vardı. Anne oğul bir müddet bekledi. Kapıyı açmadılar. Kapıdaki istenmeyen kişi uzaklaştığında rahat bir nefes aldılar. Mehmet o kişinin zenci olduğunu görmüş ve yüz ifadesinden neye bulaştığını anlamıştı.İsyan uzay gemisinin dışında da devam ediyordu. Mehmet çarpışmayı odasından açık seçik görebiliyordu.On yıl çabuk geçmişti. Ü, ç uzay gemisi ile dünyadan taşınan on sekiz milyar insan yeni keşfedilen gezegene inmiş ve uygarlıklar kurmaya başlamıştı. Mehmet o ara sevinç içindeydi. Müjde ile annesinin yanına geldi. “Anne müjde. Babamı gördüm.” Dedi.
SON  elvistuna

Bu yazı toplamda 23, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Trackmania Nations

Haziran 2, 2008 Yazar: macline  
Yazı Kategorisi: Oyun

Genellikle toplum sıkılana kadar bir oyunun modası geçmez. Bu nedenle geliştiricinin toplamla sıkı bağlarının olması iyidir. Örneğin Infinity Ward, CoD4 için bir harita paketi çıkardı ve önceki DLC rekorlarının tamamını kırdı. Topluluk için yeni haritalar ve zaten karmaşık olan çoklu oyuncu sistemi, oyuna önemli ölçüde daha uzun bir ömür sunuyor. Ancak geliştirici Nadeo, ücretsiz yarış oyunlarına bir Editörü de ekleyerek farklı bir yaklaşım sergiledi. İşte. Saatlerce solo, LAN veya online oyun eğlencesi garanti.

Trackmania adı muhtemelen bir zil çalacaktır… veya kafanızda bir “tıklama” yapacaktır. Herkes bu oyunu bilir ve pek çoğunuz zaten oynamıştır çünkü Trackmania oyun prensibi saatlerce oynamaya imkan tanıyor. Daha sıkıcı olamazdı! Niçin böyle bir şey söylüyorum? Çünkü artık oyunun karmaşıklığını kullanmak kolay olsa da güçlü bir editörü bulunuyor.

İşte, Trackmania Nations Forever’ı bu kadar başarılı kılan da bu. İnternette binlerce yeni pist bulunduğundan ve kendi pistinizi de oluşturabildiğiniz için, ücretsiz bir oyunla asla sıkıcı olamaz. Trackmania’nın parolası daima, “Tasarla. İnşa et. Yarış!” olmuştur. Sağlanan pistler kendi (tekli!) aracınıza alıştıktan sonra herhangi bir zorluk oluşturmayan, basit, aptalca pistler değil. Hayır – Trackmania çok daha fazlasını sunuyor. Atlamalar, döngüler ve diğer engellerin genellikle bilinmeyen pistlerde çalışılması ve kendinizinkine dahil edilmesi gerekiyor.

Ancak Nadeo’nun bu yarış oyunu, “indir veya kendi pistlerini tasarla, yoksa oynayamazsın” tarzı değil. Ücretsiz sürüm bile, ustalaşmanız gereken artan zorluk derecelerinde 65’den fazla pist sunuyor. Yenmeniz gereken “daha hızlı” rakipler şeklindeki üç zorluk seviyesi, her şeyin yeterince zorlayıcı olmasını sağlıyor. Harika: birkaç hileyi öğrendiğinizde veya engeli aştığınızda, bir düğmeye basarak, yükleme süresi olmadan yarışı yeniden başlatabilirsiniz. Bu sık gerekiyor çünkü bazı yarış pistlerinde ustalaşmak zor. “Kazandığınız” her pistin zorluk derecesi için size bir madalya veriliyor. En kolay zorluk seviyesiyle pistte birinci olduğunuzda, hesabınıza kaydedilen bir bronz madalya alıyorsunuz. İkinci zorluk derecesine sahip ikinci turu kazandığınızda, iki madalya alıyorsunuz – bronz ve gümüş madalyalar. Şimdi hesabınıza iki madalya kaydediliyor. Online skor panosunda yükselmek için bu madalyalara ihtiyaç duyuyorsunuz. Ne kadar çok madalya kazanırsanız, binlerce oyuncu arasındaki konumunuz yükseliyor.

MS

Kaynak:GamesRapidShare

Bu yazı toplamda 55, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Time Crisis 4

Haziran 2, 2008 Yazar: macline  
Yazı Kategorisi: Oyun

Eski 4:3 televizyon ekranı “tehlike!” diye çınlıyordu. Ekrandaki adamlar en münasebetsiz zamanlarda ve en kötü yerlerde ortaya çıkıyordu. Gri ışın silahını konuşturuyor, kenardaki kırmızı düğmeye cesaretle basıyor ve bir “tıklama fırtınası” başlatıyordum. “Tık, tık, tık” diye ateşliyorum ışın silahını, “Yeniden doldur!” uyarısı ekrana fırlıyor. Bu on yıl önceydi ve Time Crisis ekmeğimiz gibiydi. Çok severdik, yazılmış her sekansı ezbere bilirdik ve bıçak fırlatan patrona yorgun bir gülümseme atardık. Eski aşkımızın Time Crisis 4 tarafından canlanıp canlanmadığı aşağıda.

Kesinlikle Japon bir stili var. Ölümü küçümseyen abartılı karakterleri hiçbir şey durduramıyor. Bu, kötü giyim konusunda da geçerli. Biyolojik silah karaborsasına karşı savaşan ana kahramanlar, iki metroseksüel oyuncu olan Giorgio Bruno ve Evan Bernard. Kevlar yelekler ve koruyucu kasklar gibi gereksiz şeyler yerine yılan derisi ve çılgın saç kesimlerini tercih ediyorlar. Benzer şekilde, ilk G-Con’u üçüncü versiyona tercih ederim. Ne yazık ki böyle bir şans yok.

Oyun yalnızca bir kumandayla ya da yeni, agresif derecede turuncu G-Con 3 ile kontrol ediliyor. G-Con 3 gerçekten o kadar kötü değil ama selefinin eskiden olduğundan daha az inandırıcı. Neden biraz zamana uyup bunu PS3’ün tasarımına uyumlu hale getirmiyorlar? Her ışın silahı ateşleme tutkununun sürekli istediği güç geri bildirimi yok? Peki bu kablolar neyin nesi?! Bir de sadece sembolik olarak eşine uymayan ileri tutuş var. “Daha düzgün yapmak mümkün değil!” diye duyuruyor Bandai-Namco. Ama biraz karmaşık. Önce, verilen iki LED-alıcıyı ev televizyonunuzun köşelerine yerleştirmeniz gerekiyor. LED alıcılar ve bir ışın silahı USB portuyla bağlanıyor. Sadece 2 portu olan yeni bir PS3’ünüz mü var? Çok kötü, o zaman bir USB göbeği olmadan iki ışın silahıyla oynayamaz ya da başka eklentileri kullanamazsınız. Şimdi biraz teselli!

En çok aksiyonu kesinlikle klasik arcade sürümü sunuyor. Birkaç eğlenceli boss fight, heyecan verici bir sniper eki ve ara sıra ortaya birkaç komik rakip. Ne yazık ki, serinin hastalarının yaralarına basmak için bir parka tuz da bulacaksınız. Bir düşman sürüsünden diğerine önceden belirlenen yolda otomatik olarak devam ediyorsunuz. Rakipler kapı aralıklarından çıkıp siz yerde yatarken koruyucu kalkanların ardından ya da ağır silahlarla ateş ediyor. Titrek parmaklı oldukça sakar nişancıların yanı sıra, tamamen farklı bir türde biyolojik silah olan “Terror-Bites” da var. Kovanlar dolusu yaban arıları ya da çılgın böcek sürüleri üzerinize salınıyor. Doğru silahın elinizde bulunmasına her zaman değiyor ve böcekleri tabanca ya da av tüfeğiyle ortadan kaldırıyorsunuz. Bazen tehlike her taraftan aynı anda ortaya çıkıyor ve ekranın soluna ya da sağına ateş ederek kamera açısını değiştirebiliyorsunuz. Ama bundan fazla bir yenilik de göremezsiniz.

Kontroller çok basit olmasa da, basit yerleştirilmiş. Arcade modunda oyun yalnızca tetikle ve atanan bir düğmeyle yönetilebiliyor. Tercihen G-Con 3’ün arka uçlarına yerleştirilmiş B1 ve B2 düğmeleriyle saklandığınız yerden fırlayabiliyorsunuz. Saklanma yerinize geri girer girmez yeniden yükleme gerçekleşiyor. Orada kaldığınız sürece, tetiğe basarak size verilen tabancalar ve el bombaları gibi silahlar arasında gidip gelebiliyorsunuz. Peki, o zaman A1, A2, B1, B2, C1, C2 düğmeleri ile iki direksiyon kolu ne için? Doğru! Hikaye modu için.

Hikaye modu ne yazık ki bütün oyunun en zayıf kısmı. Ara sıra can sıkıntısıyla savaşmanız gereken, gelişmiş kontrollü tam bir ego tetikçisi. Silahlı çatışmalar dışında, anahtar aramanız, bir şeyi yok etmeniz ya da bazı atlama gösterileri yapmanız gerekiyor. Ancak bunun heyecan verici yanı, aynı anda üç şey yapıyor olmanız. Bir kolla fazlasıyla geniş ve manzara seyretmek için tasarlanmamış alanlarda nispeten yavaşça hareket ediyorsunuz. Diğeriyle, görüş alanınızı kontrol ediyor ve seyrek bir şekilde dağılmış rakiplerinizi gözlüyorsunuz. Daha sonra bunlara ışın silahıyla hedef alıp vuruyorsunuz. Başka kontrol seçenekleri de var ama muhtemelen yukarıdakilerle işinizi göreceğiniz için, bunları kullanmak bile istemezsiniz. Işın silahıyla hedef almak ve kamerayı kontrol etmek için tek kolu kullanmak ustalık gerektiriyor.

Time Crisis 4, üzerinde “Next Gen Graphics” yazan bir şeyden beklediğiniz kadar yok. Birkaç hoş efekt var ve ağır zırhlı, mini silahı hazır adam gibi bazı rakipler de fena görünmüyor, en azından arcade modunda. Seviyeler, genellikle eskisinden alınıp daha yüksek çözünürlükle yenisine yerleştirilmiş gibi görünüyor. Patlamalar eski moda görünüyor, cam parçacıkları şeffaf alüminyum folyo gibi duruyor ve fıskiyelerden fışkıran suya sıvı bile zor deniyor. Su demişken, Hikaye modunun akıcılığına fazla yakından bakmayın! Müzikal olarak, tipik arcade oyun melodileriyle yetiniyorsunuz. En azından müzik bütün resme uyum sağlıyor.

EB

Kaynak:GamesRapidShare

Bu yazı toplamda 29, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Team Fortress 2

Haziran 2, 2008 Yazar: macline  
Yazı Kategorisi: Oyun

Ateş festivali Half Live, iki en büyük ve en popüler çok oyunculu modun yolunu açtı. Popüler olmaya devam eden Counterstrike, Team Fortress’e (Quake Modifikasyonu olarak da biliniyor) erişti. Valve, Team Fortress 2’den ilk olarak 1999 yılında bahsetti ve bundan kısa bir süre sonra ilk ekran görüntülerini gösterdi. Böylece dünya Battlefield… için ilk haberci işaretleri ve ilhamı yakaladı ancak hiç bir zaman piyasaya sürülmedi. 10 Ekim’den itibaren artık bu geçerli değil. Team Fortress 2, Episode 2 ve “Half Life – The Orange Box” oyunundaki Portal ile birlikte yayınlandı.

Modern çizgi roman hissi

1999 yılındaki ilk ekran görüntüleri, Team Fortress 2’nin önemli bir askeri simülasyon olabileceği etkisini verdi. Valve, bunun geçerli olmadığını gösterdi. Team Fortress 2, şık, eğlenceli çizgi roman görünümünde sunuldu; bu, yalnızca oyun oynama keyfini artırmıyor, aynı zamanda oyunun görece yüksek şiddet düzeyini de yumuşatıyor.

Uzun süreli takım hissi

Bir oyuncunun bakış açısından Team Fortress 2, önceki sürümlerine göre çok da fazla değişmedi. Örneğin, sınıflar önceki sürümleriyle hemen hemen aynı. Oyun, sınıfları üç kategoriye ayırıyor. Böylece, Saldırı konusunda uzman üç sınıf vardır. Burada, hayat puanlarıyla fazla güçlendirilmemiş hızlı, çevik Scout’u görüyoruz. Silahı yalnızca yakın mesafe çarpışmada kullanışlıdır. Yakın mesafe çarpışmada, güçlü ancak hantal roket atarıyla Soldier’la desteklemek geniş savunma bariyerlerindeki delikler için idealdir. Ayrıca, yeterince yaklaşabilirse alev makinesiyle Ağır Silahlıları kızartabilen Pyro ile de desteklenir.

TF2 ikinci kategori olarak Savunucuları gösterir. Bu kategori, el bombasıyla saldıranları öteki dünyaya gönderebilen Demoman’i içerir. Birçoğunuz zaten Valve’ın yayınladığı sayısız ön videolardan Ağır Silahlılar’ı zaten biliyorsunuzdur. Bu kaslı, Rus katil silahının önüne çıkan her şeyin üzerinden geçerek küçük silahını kullanır. Engineer de Savunucular kategorisine girer. Ekipmanı, küçük bir tabanca ile ikincil bir silahla sınırlıdır ancak oluşturabildiği top oyundaki birçok silahtan daha güçlüdür. Toptan başka, Engineer her takımın enerji ve mühimmatını yeniden yükleyebileceği tedarik istasyonları da kurabilir.

Üçüncü ve sonuncu kategori Destekleyicilerdir. Bu, Medic, Sniper ve Spy’ı içerir. Medic, enjektör silahıyla fazla hasara neden olamaz. Ancak sırt çantasında güçlü iyileştirme topu taşır. Bunu, yaralanmış takım arkadaşlarını iyileştirmek ve “Güç” barlarını yeniden doldurmak için kullanır. Bu bar dolu olduğunda Medic, iyileştirme topuyla bir takım arkadaşını hedefleyebilir ve böylece takım arkadaşını ve kendisini takip eden 20 saniye boyunca görünmez yapabilir. Engineer’larla gönderilen makineli tüfekleri ortaya çıkarmak için idealdir. Adının da belirttiği gibi Sniper kafaya bir atışla Heavy Weapon Guy’ları bile ortadan kaldırabilir. Ancak, doğrudan saldırı için kullanışlı değildir. En son sınıf Spy’dır. Kısa süreler için görünmez olabilir ve böylece rakiplerinin ardına fark edilmeden geçebilir. Ancak uzun süre görünmez kalamadığından Spy’ın ikinci bir özelliği vardır. Kendisini rakip sınıflardan birinin kılığına sokabilir. Böylece fark edilmeden rakiplerin hatlarından fark edilmeden geçebilir ve kelebek bıçağının arkasıyla rakibi ortadan kaldırabilir.

Oyun

Team Fortress 2 denenmeye ve test edilmeye devam edilen oyun modlarına yenilik getirmiyor. Bayrağı ele geçirme basitçe Dosyaları Ele Geçirmedir. Sağlanan altı haritadan dördü, Kontrol Noktasını belirten “cp_*” harfleriyle işaretlenmiştir. Bu oyun modunda, bir takım tarafından ele geçirilmesi gereken çok sayıda taktik noktası haritada belirtilmiştir. Rakip takım bu noktaları korumalıdır. Ancak Noktaları Ele Geçirme, aynı anda gerçekleştirilemez. Saldıran takım önce C’yi ele geçirmeden önce A ve B Noktalarını ele geçirmelidir. Bu her şeyden önce, savunan takımın daha iyi bir dengenin yanı sıra daha fazla taktik olasılığı olduğu anlamına gelir. Bu şekilde, savunan takımın ilk iki Noktayı kaybetmiş olsa bile iyi taktiler sayesinde zafer kazanabilir. Diğer iki harita, Dosyaları Ele Geçir (Bayrağı Ele Geçir ile karşılaştırılabilir) ve Bölge Kontrolü için kullanılır. İlk bakışta, Bölge Kontrolü Kontrol Noktalarıyla aynıdır, her turda daha fazla Kontrol Noktası ele geçirmek için savaşılır.

Grafikler ve Ses

Team Fortress 2’nin temel grafik tabanı tüm güncel Valve oyunlarında kullanılan iyi bilinen kaynak motoru üzerine oluşturulmuştur. Daha öncede belirtildiği gibi aşırı cel-shading (bilgisayar grafiklerinin elle çizilmiş gibi görülmesi) kullanılmıştır. Cel-shading teknolojisi, oyun karakterlerine ve harita öğelerine çizgi roman hissini güçlü biçimde kuvvetlendiren daha yoğun, daha koyu hatlar verir. Ayrıca, karakterlere birazcık daha fazla plastik görünümü veren tanınan Phong gölgeleme teknolojisi de uygulanmıştır. Çok iyi uygulanan çizgi roman hissi ve sınıfların yağ kadar yumuşak (ve eğlenceli) animasyonları, Team Fortress 2 oyununa özel bir eğlence hissi vermiştir. Bu nedenle a Heavy Weapon Guy vuruş yaptığında ve mini silahını (Saşa adını vermiş) sevgiyle öptüğünde gülümsemekten kendinizi alamayacaksınız. Ayrıca belirtmek gerek ki geliştiriciler farklı sınıfların net biçimde birbirlerinden ayrıldıklarından emin olmuşlardır, her oyun figürü kendi benzersiz tanınabilir siluetine sahiptir, böylece daha uzaktan nişan aldığınız kişiyi düşman sınıfı olarak tanıyabilirsiniz.

Söz konusu ses olduğunda Team Fortress 2 hiçbir şeyi kaçırmamış. Ses inanılmaz biçimde güzel yapılmış. Medic’in çok iyi abartılmış Alman aksanı varken, roket atar Soldier’ın tipik Amerikan aksanı var. Sonuç olarak sorunlu hikaye kurgusuna ve aşırı vurgulanmış Ölümüne Savaş özelliğine rağmen çok başarılı.

MS

Kaynak:GamesRapidShare

Bu yazı toplamda 32, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

John Woo Present’s Stranglehold

Haziran 2, 2008 Yazar: macline  
Yazı Kategorisi: Oyun

Hard Boiled, Face/Off ve Mission Impossible 2 gibi, gişe rekorları kıran filmleri yönetti. Hayranları John Woo’dan bahsettiğimizi tahmin etmişlerdir bile. Aksiyon filmlerinin bu ünlü yönetmeni şimdi de yeni bir alana el atıyor. 1997 yapımı Hard Boiled filminin devamı gelmek üzere. Ancak bu seferki film değil, bir PC ve Konsol oyunu. Chow Yun-Fat adıyla da bilinen Dedektif Tequila ile yan yana Stranglehold’da kavga dövüş yolumuzu bulduk.

Tek Kişilik Ordu

Narkotik bürosundan bir polisin ortadan kaybolması, Hong Kong polis teşkilatını kaygılandırmaktadır. İsimsiz bir muhbir, Polis Şefi Ed Lee’yi arayıp buluşmak istediğini söyleyince, Lee ve Dedektif Tequila bunun ancak bir tuzak olabileceğinin farkına varırlar. Tequila, amirinin emirlerine karşın buluşma yerine tek başına gider ve James Wong ile Yung Gi’nın idare ettiği iki rakip uyuşturucu mafyası arasında ölümle yüz yüze sıkışır kalır.

Ateş Serbest!

Kısa bir giriş bölümünden sonra Dedektifin kontrolü size geçer ve üçüncü kişi kamera perspektifi ile Dedektifi Hong Kong’un virane sokaklarından geçirirsiniz En sadık iki dostu olan enforcer tabancaları yanındadır. Bu iki süper tabancanın yanı sıra, Stranglehold oldukça etkileyici bir silah deposu ile karşımıza çıkar. İki altın tabancadan, M5 ve M4’lere kadar tüm silahlara yer verilen oyunda roketatar bile ihmal edilmemiş.

Stranglehold bizi sıkıcı bir eğitsel bölümden uzak tutarak doğrudan çatışmaya gönderiyor. İşletim komutları, oyun oynanırken ekrana gelen minik bilgi kutucukları sayesinde açıklanıyor, yani oynarken bir yandan da öğreniyorsunuz. Daha önce Max Payne’i oynadıysanız Stranglehold’un kontrollerine çabuk uyum sağlayacaksınız. Dedektifi koşturmak için WASD tuşlarını, etrafa bakınmak içinse fareyi kullanın. Ara çubuk, Dedektifin yanıp sönen nesnelerle etkileşimini sağlar. Bu etkileşim özelliği sayesinde, Tequila’nın trabzandan aşağı kayarak inmesi, servis masasının üzerinde artistik hareketler yapması, devasa dinozor iskeletlerine tırmanması ve avizelerden asılı sallanması mümkün oluyor. Oyun, manşetlerde “John Woo Sunar” sloganı ile piyasaya çıktığı için, doğal olarak Tequila Time adı verilen ağır çekim modu da oyuna dahil edilmiştir. Bu mod sağ fare tuşuna tıklanarak aktifleştirilir.

Tequila Time ve nesnelerle etkileşim kombinasyonunu akıllıca kullanarak rakiplerinizi ruhlar alemine gönderebilir, bunu yaparken de style points denen stil puanlarını da toplarsınız. Rakibinizden nasıl kurtulduğunuzun yanı sıra, bir kerede kaç rakibinizi vurduğunuz da önemlidir. Stil puanları Tequila Bomb göstergesine eklenir, ki bu da bizi Stranglehold’un özel karakteristiklerinden birine getirir.

Drumfire

Bizi, oyun kayıt (save) noktalarının Stranglehold’da düzenli ve adil bir şekilde dağıtılarak yerleştirilmiş olması ve sağda solda yeterli sayıda sağlık paketleri medi-pack’ler bulabilmekten çok, Stranglehold’un hoş özelliklerinden biri olan Tequila Bomb’lar heyecanlandırmıştı. Tequila Bomb’lar, daha önce de söylediğimiz gibi stil puanlarını, ya da yerdeki kağıt kuşları toplayarak artırılan özel yeteneklerdir. Yeteneklere bağlı olarak, her bir Tequila Bomb farklı sayıda stil puanı gerektiriyor.

Dört özel yetenekten ilki yaşam tazelemeye yarayan “health boost”. Yeteri kadar stil puanı olması şartıyla çatışmanın tam ortasında belli bir düğmeye basarak kendinize health boost verebiliyorsunuz. Bunu yaptığınızda alacağınız yaşam puanlarının sayısı Tequila Bomb göstergenizin ne kadar dolu olduğu ile doğrudan ilişkilidir. Oyunun bu fonksiyonu birden çok kere, zor kısımlarda hayatta kalmamızı sağladı.

İkinci yetenek “precision shot” yeteneğidir. Bu yeteneğin yardımıyla – ki yeterli puan topladığınızı varsayalım – düşmanlarınıza iyice yaklaşabilir ve tetiği çekersiniz; kamera mermiyi takip eder, ve mermi düşmanınıza tam isabet ederek anında öldürür.

Üçüncü fonksiyonun adı ise sürekli ateş anlamına gelen “drumfire” ancak bunun yerine yaylım ateşi anlamındaki “barrage” adı verilseymiş daha uygun olurmuş. Bu özellik, Tequila’nın, o anda kullandığı ve tamamen dolu olan silahıyla, rakibine iki kat daha hızlı ve silahını doldurmasına gerek kalmadan ateş etmesine izin verir. Bu, özellikle çok sayıda düşmanın etrafınızı sarması durumunda oldukça faydalı bir yetenektir.

Dördüncü ve son Tequila Bomb yeteneği “Spin Attack” denen ve seçtiğiniz takdirde hemen yakınınızdaki tüm rakiplerinizi anında öldürmenizi sağlayan bir özellik. Tequila sinematik bir anlatımla kendi etrafında döner ve o an seçili olan silahın tüm silindirlerinden ateş eder. Tabi ki tipik John Woo tarzı uçan güvercinlere de yer verilmiş.

Sinematik, imha edilebilir, ama sıkıcı

Stranglehold bir havai fişek gösterisi gibi aksiyon içeren bir oyun. Oyunda her seviyede, etrafınızdaki her şeyi tamamen yerle bir edebilirsiniz ve bu da oyunu benzersiz ve son derece eğlenceli kılıyor. Her denememizde, rakiplerimizi daha etkili bir şekilde öldürmek için yeni yöntemler keşfedebildik, çünkü her seviyede yer alan ve neredeyse tamamı imha edilebilen nesneler iyiye (ya da kötüye) kullanılabiliyor ve bunlardan silah olarak yararlanılabiliyor. Örneğin, bir neon tabelaya ateş ederseniz, bu tabela yerinden çıkarak, bir şeyden habersiz tabelanın altında durmakta olan düşmanın üstüne düşerek onu saf dışı edecektir. Bu benzeri bulunmayan etkileşimli özellik, oyunda her yerde kullanılabilir ama yine de durum her zaman sizin lehinize gelişmeyebilir. Kendinize siper olarak seçtiğiniz beton bloğu, düşmanınızın daha büyük silahlarından gelecek yaylım ateşinin altında toz haline gelebilir.

Massive D teknolojisinin mümkün kıldığı, imha edilebilir seviyeler sayesinde ortaya çıkan bir sürü muhteşem seçenek dışında, Stranglehold farklı başka ilginç seçenekleri de beğenimize sunmaktadır. Mesela, John Woo filmlerinin meşhur ettiği Meksika açmazları da oyunda yer almaktadır.

Meksika açmazının ne olduğunu bilmeyenler için açıklayalım: Meksika açmazında üç - haliyle silahlı - adam birbirlerine silah çeker ve nişan alırlar. Genelde bu üçlüden ikisi ortaktır. Bu ortaklığa ait olmayan üçüncü kişi (ki bu üçüncü kişi çoğunlukla kahraman ya da başkahramandır), diğer ikisini ani bir darbe ile öldürür.

Strangehold’da işte bu Meksika açmazlarına da yer verilmiştir. A ve D tuşlarını kullanarak yaklaşmakta olan kurşunlardan kaçabilirsiniz. Fare ile rakibi hedef alıp ve doğru zamanda ateş edebilirsiniz. Bu güzel bir düşünce, ama bu açmazlar oyunda gereğinden fazla kullanılmış. Öyle ki, bu üç ya da dört açmazdan sonra artık bıktırmaya başlıyor. Yukarıda bahsedilen aksiyon yüklü yenilikçi fikirler oyunda o kadar sık kullanılıyor ki, ilginizi kaybediyorsunuz. Stranglehold’da birçok potansiyeli yüksek özellik harcanmış gibi.

Mekan ve Grafikler

Stranglehold sizi bir sürü ilginç ve heyecan verici yerlere götürüyor. Hong Kong’un köhne Bronx’undan bir balıkçı limanına, oradan da Şikago’ya gidiyorsunuz. Burada bir ofis binasından geçerek yukarı çıkmak için her katta yolunuza çıkanları öldürmeniz gerekiyor. Program sizi hikayenin dramatik bir şekilde değişeceği müzeye götürür. Bundan sonra da Asya’ya geri dönüş için yola çıkarsınız.

Unreal 3 motoru sayesinde tüm mekanlar çok güzel tanımlanmış. Dokular bazı yerlerde biraz baştan savma gibi görünüyor. Bu da, fantastik geçiş dizilerinin çekiciliğini alıp götürmekte. Örneğin, düşmüş bir helikopter, Tequila yanından geçerken Quake 1 zamanından kalma gariban bir piksel yığını gibi görünmektedir.

Çoklu oyuncu modu

Sürekli, Stranglehold’un müthiş bir çoklu oyuncu moduyla geleceği haberleri geliyordu kulağımıza. Bu oyunu online olarak oynamaktan mutluluk duyardık, ama zaten ana işletim sistemi üzerinde ancak ortalama saatte tek bir oyun oynanabiliyor. Bu yüzden Stranglehold’un çoklu oyuncu modu hakkında bir yorum yapamayacağız. Bu konuyu takip ederek, sunucularda herhangi bir hareketlenme olduğu takdirde, bunu da yorumlarımıza ekleyeceğiz.

MS

Kaynak:GamesRapidShare

Bu yazı toplamda 12, bugün ise 1 kez görüntülenmiş

Speedball 2 Tournament

Haziran 2, 2008 Yazar: macline  
Yazı Kategorisi: Oyun

Kylotonn, Speedball 2 için iddialı hedefler belirledi. Daha önce duyurulduğu gibi Speedball’ın yeni versiyonu devam edecek mi?

Tek oyuncuya dokunmayın! Speedball 2 ile eğlenmek istiyorsanız, o zaman bu kurala uymalısınız. Burada KI denen, tam olarak KI değil. “Tek oyuncu” yerine, bu modu “kalecinin etrafında ne kadar sıklıkta dönebilirsiniz” olarak da adlandırabilirlerdi. En yüksek zorluk seviyesinde bile, yeni başlayan biri kolaylıkla topu rakip “kaleye” gönderebilir. Speedball 2’nin güçlü yanları nerede?

Çok açık: Multiplayer (çoklu oyuncu) fonksiyonunda. Bu deneyim bazı Hatalardan etkilense de, üstesinden gelinebilirse, kesinlikle muhteşem bir oyun. Ancak her iki taraf da PC’de ya da internet üzerinden oynarken bir gamepad kullanmalı. Aksi takdirde Speedball 2’yi kullanmak kolay değil.

MS

Kaynak:GamesRapidShare

Bu yazı toplamda 12, bugün ise 9 kez görüntülenmiş

Silverfall Wächter der Elemente

Haziran 2, 2008 Yazar: macline  
Yazı Kategorisi: Oyun

Aman Allah’ım, Silverfall’daki zavallılar zor zamanlar geçiriyor. Yeni bir hükümdar başa geçirmeden, hemen devriliyor. Bu kez, tüm elementlerin koruyucusu ortaya çıkıyor ve bir kez daha dünyayı kötü adamlardan kurtarmak size bağlı. Silverfall hala hatalar ve çakışmalar içeriyorsa, Earth Awakening nasıl doğru başaracağınızı gösteriyor.

Silverfall rol yapma oyununun bağımsız uzantısı, bir giriş veya açıklama olmadan doğrudan Silverfall’da kendilerini bulan, oyuna yeni gelenler için o kadar da basit değil. Silverfall nedir? Silverfall nerededir? Seçtiğiniz karakter niçin Silverfall Kralı? Irklar, sınıflar, sorular üzerine sorular. Tarih, karmaşıklık, operasyonlar ve öyküyü önceden bilmeden bile eklenti oynanabiliyor ancak ana oyunu bilenler için açıkçası daha uygun. Buna rağmen, oyun birkaç kısa yan ipuçları sağlıyor ve yeni gelen maceracı bile nispeten az sorun yaşayacaktır ve oyuna alışmak için kısa bir süre geçtikten sonra, oyunun ruhuna girecektir. Oynanabilir iki yeni ırkın (cüceler ve kertenkele adamlar), yeni oyunu bir kez daha oynanabilir kılıyor. Ancak kalabalıklar arasında ilerlerken herkesin ilgisini çekecek bir şey var.

Peki oyun en iyi nasıl oynanıyor? Tam olarak bir balta ve bir kılıçla. Veya sihirli bir değnek mi tercih ederdiniz? Eski karakterinizi bu yeni dünyaya getirmek veya “önceden oluşturulmuş” bir karakterle sıfırdan başlamak mı istersiniz? Buna tek başınıza karar veriyorsunuz. Earth Awakening ayrıca bir karakterle doğrudan 45. Aşamadan başlama olanağı da sunuyor. Dikkat edilmesi gereken güzel bir nokta: önemli karakter puanları ve beceriler önceden verilmiş değil ve bu nedenle kahramınızı kendi istek ve ihtiyaçlarınıza göre uyarlayabiliyorsunuz. Her bitirdiğiniz puan, beceri ve karakter değerleri kazanmak için kullanılabilecek puanlar sağlıyor.

Ancak dikkatli olun. Takviye olmadan savaşa girmeyin. Çeteler sizin Kral olup olmadığınızı umursamıyor. Size Krallara layı bir muamelede bulunmamak ve size çöplük yedirmekten memnuniyet duyacaklardır. Ayrıca Silverfall’da sizi takip edemeyecek kadar mutlu başka maceracılar da olacaktır (veya daha da iyisi: Majestelerine yalakalık etmek isteyenler olacaktır). Macera için seçtiğiniz (veya ana oyundan aktardığınız) sınıfa bağlı olarak, artık sizin yanınızda olacak iki ekip üyesi seçmeniz gerekecektir. Örneğin bir Çılgın, macera arayan grubunda memnuniyetli bir Sağlıkçı ve bir Maceracı bulacaktır. İlk birkaç dövüşün ardından, iyi bir seçim yapıp yapmadığınızı göreceksiniz. Ancak endişelenmeyin, yapay zekalı ekip arkadaşlarını istediğiniz zaman değiştirebilirsiniz. Değiştirmeden önce, bilgisayarda oluşturulan meslektaşlarınızın almış olabileceği tüm nesneleri kendi envanterinize aktarmanız önerilir, aksi halde kaybolacaktır. Güzel bir küçük yan özellik: takım üyelerinizle konuşarak, onların dövüş taktiklerini değiştirebilirsiniz.

Güzel bir rol yapma oyununda ne olur – bir düşüneyim. Ayarlanmış serserilerimiz var. Bir Kralımı ve ekip üyelerimiz var. Aslında. Evet, yağmalama. Yerde daima yeni silahlar ve ekipman bulduğunuz için Diablo’yu kalıcı bir fenomen haline getiren yağmalama. Bu, Silverfall – Earth Awakening’de de var. Öldürdüğünüz her serseri nesneler veya altın bırakıyor ve her rol oyunu fanatiği, altının mal ve hizmetle değiştirilebildiğini bilir. Aslında her zaman hizmet olmasa da, daima mal alınabilir.

Silverfall eklentisi tekerleği yeniden icat etmiyor. Görev sistemi de alışılmış tarz standartlarına uygun. Ana görevlerin, oyuncu olmayan karakterler (NPC) tarafından kabul edilmesi gerekmiyor. Tarih sürekli yeni gelişmeler getiriyor. Ancak her bir NPC kafasının üstünde ünlem işaretleriyle yan görevler güzel bir WOW tarzında belirlenebiliyor. Kabul edip etmemek size bağlı. Ancak en az birkaç yeni yan görevi kabul etmeniz önerilir. Earth Awakening zor ve ana görev yeterli deneyim puanı ve iyi ekipman olmadan neredeyse imkansız. Bir görevi üstlenmeyi reddetmek isterseniz, çoktan seçmeli bir sohbette NPC’ye tıklamalısınız. Seçtiğiniz cevap konuştuğunuz NPC’nin oyunun akışına göre size nasıl davranacağını belirler. Bu yüzden daima güzel ve arkadaşça olmasını sağlayın.

MS

Kaynak:GamesRapidShare

Bu yazı toplamda 21, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Sega Superstars Tennis

Haziran 2, 2008 Yazar: macline  
Yazı Kategorisi: Oyun

Capcom vs SNK’den Ryu ve Iori birbirine acımasızca vuruyor veya oynanabilecek en iyi iddiayı tahmin etmeye çalışıyor. Nintendo’nun çizgi karakterleri birbirlerini öldüresiye dövüyor, go-carta biniyor ve futbol ya da basket oynuyor. Peki Sonic ve çetesi ne yapıyor? Onları Olimpiyat Oyunlarına karışıyor ve bunun dışında pek fazla bir şey yapmıyorlar. Ancak her şey değişiyor ve Sega’nın sanal temsilcileri keçeden topa ileri geri vurarak dayanıklılıklarını test ediyorlar.

Başka bir ifadeyle, tenis oynuyorlar. Ve çok fazla oynuyorlar! Sega Superstars Tenis bir palette mini oyunlar ve “gerçek” tenis maçları sunuyor. XBOX 360 ve PS3’te servis ace’leri online iken, Wii versiyonu online oyunlarla birlikte geliyor ve Sega’nın oyun takdimi ve zengin kontrol seçenekleriyle son derece keyifli bir yolculuğa çıkarıyor. Ayrıca dört oyuncu ikili oynayabiliyor ve çok daha fazla sayıda oyuncu turnuva yapabiliyor. Sega Superstars Tennis maç içi eğlenceler ve Sega’nın renkli dünyasında çok sayıda mini maç ve görev şeklinde daha uzun vadeli zorluklar sunuyor.

Ancak Superstar Modunda, işler biraz kötüleşiyor. Öncelikle, seçim yapabileceğiniz çeşitli seviyeleri temsil eden sekiz Sega simgesine sahipsiniz. Elbette diğer karakterler de oyuna girebiliyor. Her biri belirli bir Sega oyununa atanan çeşitli seviyeler zor görevlere çıkmanızı sağlıyor. Dünyaların ve görevlerinin oldukça motive edici ve inandırıcı olmasına karşın, bazıları diğerleri gibi değil ve bazı dünyalar görevlerine tam uygun değil. Jetset Radio adı verilende olduğu gibi bazılarında, bir süre sonra keyif seviyesi düşüyor. Bir patencinin kortun karşı tarafına bıraktığı kutuları topladıktan sonra, tenis toplarına ve ilgili grafiti renklerini kutulara atıyorsunuz. Bu başlangıçta eğlenceli ancak bir müddet sonra zorlaşıyor çünkü her seferde doğru tenis topu ve doğru harfi doğru renkle vurmanız gerekiyor. Sahada dolaşan polislerde kaçmanız ve zamanınızın dolmasına karşı bir gözünüzü saatten ayırmamanız gerekiyor. En iyi bahisler: House of the Dead’den Curien Manison ve Puyopop fever dünyası. Tenis elbiseleriyle Zombi kovalama ve bulmaca eğlencesi!

Elbette eğlence düzeyiniz için belirleyici faktör, seçtiğiniz kontrolör tipi olacaktır. Oyunu sadece Wii Remote’u kullanarak veya Wii Remote ile birlikte Nunchuck’ı kullanarak ya da klasik modda oynayabilirsiniz. Sonuncusu çok sayıda Superstar Modu görevleri ve topa vurmak için en uygunu ve bazı görevler için zorunlu. Klasik kontrolörlerde olduğu gibi, Digi-Pad’i kullanarak karakterlerinizi hareket ettirebiliyorsunuz ve “1″ ya da “2″ tuşlarına basarak topa vurabiliyorsunuz. Wii Remote daha sezgisel bir kontrolör olsa da, Nunchuck’ı kullanarak karakterleri hareke ettirmenizi ve Wii Remote ile servis kullandığınızda topu havada döndürmenize imkan tanıyan Nunchuck/Wii Remote kombinasyonu kadar fazla kontrol sağlamıyor. Toplar her zaman düşmesi gereken yere düşmese de, kumanda eğlenceyi kesmeyecek kadar güçlü. Tekli veya çiftli maçlarda bilgisayar rakiplerinizin hiçbiri çok zor değil ve gerektiğinde, karaktere özgü özel saldırılara başvurabiliyorsunuz. Bir topa iyi vurduğunuz her seferde dolan yıldız ekranı, ne zaman hile torbasına ulaşabileceğinizi ve topa spin attırabileceğinizi, ne zaman dikenli hale getirebileceğinizi veya arkasında kaygan muz ciltle ne zaman vurabileceğinizi gösteriyor.

Sega’nın ses ve görüntü kalitesi şüphesiz herkesin hoşuna gidecektir. Çok sayıda tanıdık dünya ve bunlara ait öğeler sizi güzel eski günlere götürüyor ve pek çok oyuncunun yüzüne uyku gülüşleri konduruyor. Channel 5 seviyesinin vahşi ortamında uygun müzikle oyunu oynamak gerçek bir zevk. Nights gibi bazı dünyaların prodüksiyon değeri oldukça fantastik. Tenis kortunun ufak bir kısmı su altında olduğundan, arka plandaki balık geçişleri ve kenardaki sevimli küçük yaratıklar, görsel ve oyun keyfi veren bir alan sağlıyor. Samba de Amigo’dan Amigo dünyası da, korta dağılmış kaplanlar çeşitli müzik enstrümanlarını çalarken ve kaktüsler uygun şekilde dans ederken, samba müzik eşliğinde vurulan topla keyif dolu anlar sunuyor. Golden Axe seviyesi (hiç böyle bir şey görmedim) ve keyifsiz Outrun seviyesi biraz hayal kırıklığına uğrattı. Çok fazla müzik olsa da büyük kısmı uygun değil ama isterseniz sesi kapatabiliyorsunuz. Animasyonlar göze güzel hitap ediyor, dünyalar renk dolu ve bazı harika grafik efektleri bulunuyor. Burada gözün (ve kulağın) hoşuna gidecek çok fazla şey var ama oyun sansasyonel denemez.

EB

Kaynak:GamesRapidShare

Bu yazı toplamda 26, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Pro Evolution Soccer 2008 (Wii)

Haziran 2, 2008 Yazar: macline  
Yazı Kategorisi: Oyun

Uzun süredir sanal futbol dünyasında belirmeye başlayan bir kriz var. Oyunun güzelliğinin aksine suç, çok fazla para ödenen iki çift lafı bir araya getiremeyen futbolcularda değil; abartılı maaş alan yeteneksiz yöneticilerde ya da ego kompleksleri içinde yüzen, sürekli bağırıp çağıran antrenörlerde. Bu sorun, sistemin içine sessizce ve sinsice sızmış: FIFA ya da Pro Evolution Soccer serisinin, her yıl piyasaya o kadar sık yeni bir sürümü çıkıyor ki; oyunun bağımlısı haline gelmiş müşteriler durup kendilerine önceki sürümle son çıkan sürüm arasında tarihten başka ne gibi önemli bir fark olduğunu soruyorlar. Kimse parasını, geçen senenin ürününün yeniden ısıtılıp önlerine sunulmuş haline vermek istemez doğrusu… Bu sanal sporda, yenilik eksikliği var- güncellenen tek şey grafikler ve birkaç futbolcu adının değişmiş olması, hepsi bu. Yeni yaratıcı fikirlere ihtiyaç var. Konami bunu düşünerek, Wii için çıkan PES serisinin son versiyonu köklü bir şekilde elden geçirildi. Futbol eleştirmenlerini bile şaşırtabilecek kadar yeni bir şekle bürünecek. Fakat bu, şüphesiz ki oyunun müdavimi olanlar için bir tartışma konusu olacak.

Oyunda bireysel olarak öne çıkılan günler geçmişte kaldı – artık kendi ceza sahanızdan başlayıp tüm rakipleri geçerek karşı kaleye kadar gidip gol atmak gerçekten imkansız. İyi topu sürerek driplinglerle rakibini inatla geçmeye çalışan herhangi birinin hareketleri yakında PES2008 Wii de engellenecek. Çünkü artık sahada dönüşümlü olarak sadece tek bir futbolcuyu yönetmiyorsunuz; artık bütün takım sizin emrinizde… Sıkıcı fakat gerekli oyun rehberini okuyup, oyun hakkında temel bilgileri öğrenmekte fayda var: Aynı bir macera oyununda olduğu gibi, Seçtiğiniz futbolcuyu hareket ettirmek için, formasından tutarak sahanın içinde “sürükleyebiliyorsunuz”. A tuşuna basarsanız, atış yapan futbolcu seçtiğiniz bölgeye koşuyor Pas vermek için de aynı yöntem kullanılıyor: Topu almasını istediğiniz futbolcuyu B tuşuyla seçiyorsunuz ve topu süren futbolcu komutlarınızı dinleyip topu takım arkadaşına atıyor. Fakat kaleye çekilen şutlar her zaman çerçeveye isabet etmiyor: Nunchuck’ı hareket ettirirseniz, top kutucuğun yönünde hareket ediyor; ancak kaleden içeri girip girmeyeceği tamamen şansa bağlı.

Oyunun temel hareketlerini ilk başta biraz yadırgayabilirsiniz, fakat zamanla bunlara alışıyorsunuz. PES2008 sizi tekrar düşünmeye sevk ediyor: Artık tek futbolcunun topa vurması yetmiyor – artık bütün takım doğru zamanda doğru yerde olmak zorunda. Hızlı hareket etme uğruna taktiksel hareketlerden vazgeçiliyor – topu ağlarla buluşturmanın tek yolu herhangi bir anda futbolcularınızın nerede olduğunu tam olarak bilmeniz. Yeni kumandaya alışana dek sadece biraz alıştırma yapmanız gerekiyor, daha sonra ne yapmanız gerektiğini biliyorsunuz. Yine de yeni kontrol mekanizmasının kendine has tuzakları var Birincisi, kaleye çekilen şutun şiddetini siz kontrol edemiyorsunuz, bu tamamen rastlantısal; bu yüzden şutu ayarlayarak çekmeniz tavsiye edilir. Aynı şekilde, defans da bazı şeyler rastlantıya bağlı: Defanstayken karşı takımın hücum eden futbolcularına pres uygulamak için tek yol A tuşuyla kendi futbolcularınıza pres yaptırmak. Ya da daha sert bir yol seçin ve tehlikeli durumlardan kurtulmak için kasten faul yapın. Eğer şov yapan bir oyuncuyla ya da deneyimli bir futbolcuyla karşılaşırsanız bu taktiği kullanarak başarı sağlamanız çok zor. Böyle senaryolarda ibre, çoğunlukla topu süren oyuncunun lehine dönüyor.

Ne yazık ki grafikler de hayal kırıklığına uğratıyor. Özellikle menüler çok kötü, modern tasarım kültüründen çok uzak ve Amiga televizyon futbolunun ilk günlerinin anısını yaşatır gibi… Dahası, Konami burada biraz daha uluslararası olan bir kimlik seçmeliydi; doğru ayarları seçerken duyduğunuz tipik Japon laterna müziğinin yerine alternatif müzikler sunulmuş olabilirdi. Sahadaki gerçek maç görüntüsü oldukça düzgün görünüyor, takım animasyonları akıcı, ceza sahasının tümüyle doluyken bile görüntü sabit kalmıyor. Ne yazık ki futbolcular dev LCD ekranında bit kadar küçük görünüyorlar, bazen görüntüyü kaçırıyorsunuz ve kendinizi topu ve aktif oyuncuyu ararken buluyorsunuz. Yorumcular alıştığımız gibi, istemeden de olsa sürekli komik durumlara yol açan veciz laflar yumurtluyorlar. Bunun için, gerçekten de düzgün bir online modu bulunuyor; Nintendo burayı dikkate alabilir – ve belki de, bir sonraki Mario Strikers’ı vücuda getirmek için bir iki şey öğrenebilir.

MK

Kaynak:GamesRapidShare

Bu yazı toplamda 38, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

No more heroes

Haziran 2, 2008 Yazar: macline  
Yazı Kategorisi: Oyun

Suikastçılar her zaman sakin kalmalı ve kendilerini gizlemeli midir? Saçmalık, diyor Suda Goichi ve No More Heroes ile bir kiralık katilik nasıl işe koyulduğunu gösteriyor. Oyun o kadar gergin ki, tüm dünyada sadece AB versiyonu sansürsüz çıktı.

No More Heroes aksiyon oyununun kahramanı, Travis Touchdown “üç, iki, bir, benim” online sloganına bağlı olarak bir çeşit kiralık lazer kılıcı alıyor. Peki böyle bir “budama oyuncağından” ne çıkar? Kötü adamları ikiye bölebilir. Peki bunu niye yapmak isteyesiniz? Güzel bir hatunu elde etmek için. En azından mucit Suda Goichi’nin tasarladığı arka plan öyküsü böyle devam ediyor. No More Heroes’da, garip GameCube oyunu Killer 7’nin ruhani babası, sizi kurgusal Santa Destroy şehrine çekiyor. Travis Touchdown yeni kılıcını aldıktan sonra, baş döndürücü Silvia’dan bir barda basit bir emir alır: Yabancıyı öldür. Ardından suikast gerçekleştirilir. Ancak bu Travis’e kadını sağlamaz ancak UAA (Birleşik Suikastçılar Derneği)’nde On Birinci sıraya geldiğini öğrenir. Tabii ki bu güreş fanatiği için yeterli değil. O, Bir Numara olmak istiyor. Ardından belki Silvia da onun olabilir.

Ancak bir kiralık katil için hayat bu kadar basit değil. Assassin’s Creed oyununda Altair emirlerini sürekli olarak bağlı olduğu kişiden alırken Travis’in düşmanlarını cennete göndermek için ödeme yapması gerekiyor. İhtiyacı olan parayı, farklı mini oyunlardan elde etmesi gerekiyor. GTA’ya benzer şekilde, şehrin tamamına kolayca ulaşılabilir. Bu nedenle Travis sürekli olarak yaya dolaşmıyor, hızlı tam donanımlı bir motosiklet de kullanabilir. Yan görevler bir haritada işaretli bu nedenle onu yakalamak için uzun mesafelerde sürat yapmanız gerekmiyor. Aşağılık şeytanı yakalamak için, örneğin çimleri biçmeniz, Hindistan cevizi toplamanız veya sokak dövüşlerini kazanmanız gerekiyor. Cebinizde çok fazla para varsa, mağazadan yeni elbiseler alabilir ve spor salonunda becerilerinizi geliştirebilirsiniz.

Sözleşme bu arada F Planına göre devam eder. Travis en üst düzey hedefin adresini alır ve doğruca oraya gider. Konumlar çok farklı: beyzbol statlarını, malikaneleri ve hatta bir film stüdyosunu ziyaret edebilir. Ancak sorumlu kelle Travis’in lazer kılıcını hissetmeden önce, indirilmesi gereken çok sayıda yardakçısı bulunuyor. Geliştirici Grasshopper Manufacture anlamsız silah hareketleri olmadan bunu başarıyor. A düğmesine basarak elektrikli kılıcınızı gayet rahat bir şekilde allıyorsunuz. Düşmanınızın enerjisi kullanıldıktan sonra, hafif parlak bir ok yanıp sönüyor. Wiimote’u belirtilen yöne hareket ettirdiğinizde, Travis vahşi bir bitirme hareketi yapıyor ve rakibini çok sayıda ufak parçaya ayırıyor. Grasshopper aynı zamanda kırmızı kan da kullanmamış. ABD sürümünün aksine, Japonya ve Avrupa sürümlerinde kara bulutlar var. Cel-gölge görünümü sayesinde efekt yeterince işlenmiş ve çok gerçekçi. Yine de biz, ABD sürümünün kırmızı kan fıskiyelerini kaçırmadık.

A düğmesine sertçe basıp durarak tüm düşmanları yok etmek mümkün değil. Örneğin Büyük düşmanı karşı saldırılarla tuzağa düşürmek gerekiyor ve keskin kenar saldırısında bulunabilmek için lazer kılıcınızı şarj etmeniz önerilir. Bir uyarı: kılıcınız enerjiye ihtiyaç duymaktadır. Enerjisi biterse, Wiimote’u hızlı bir şekilde sallayarak bir kez daha yeterli güç sağlamanız gerekir. Dövüş sistemi çok çeşitli değil ancak iyi düşünülmüş. Kılıcıyla vurmanın ötesinden, Travis güreş hareketleriyle ilgili geniş repertuarını da kullanabilir. Kahramanımız No More Heroes Motelindeki odasında güreş filmleri izleyerek bunları öğreniyor. Ayrıca bu saldırıları gerçekleştirmek için de nunchuk’ı sallanmanız gerekecektir ancak bu çok sezgisel işliyor. Tuhaf bir durum: sadece bir tuvaletin huzuru ve sessizliğinde saklanabiliyorsunuz.

Daha önce belirtildiği gibi, No More Heroes oynanabilir bir resimli roman gibi; aksiyon çok gerçek üstü. Maalesef teknik boyu her zaman ekrandaki aksiyona uymayabiliyor. Oyun sorunsuz çalışma açısından eksikliklere sahip ve dokular gerçekten hayal kırıklığı oluşturacak kadar bulanık. Bu yetmez gibi, oyun bazen sizin önünüzde titriyor. Bu bir utanç kaynağı çünkü No More Heroes çok fazla olmamakla birlikte, son birkaç yılda gördüklerimizin en ilginçlerinden biri.

JS

Kaynak:GamesRapidShare

Bu yazı toplamda 36, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Sonraki Sayfa »