Kocaman İnsanlar
Ocak 2, 2008
Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber iken develer tellâl iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken dünyanın çeşitli bölgelerinde çok kocaman insanlar yaşarmış.
Al Tomaini’nin boyu 2 metre ve 55 santim imiş. 1912 de doğmuş, 1962 de rahmetli olmuş, 162 kilogram çekiyormuş. Bütün hayatını bir sirkte geçirmiş. 1936 yılında Şikago’da bir gösteride iken sadece 76 santim boyundaki Jeanie isimli bir kıza aşık olmuş ve evlenmişler, ve hayatlarının sonuna kadar mutlu mesut yaşamışlar. onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine

Big Gust isimli arkadaş ise 2 metre 28 santim imiş.

Henry Hite kardeşimiz 2 metre 48 santim imiş. 1915 de Melekler şehrinde doğmuş 1972 de hak’kın rahmetine kavuşmuş, bir kaç sinema filminde oynamış, ve bu kardeşimiz de maalesef boyu buyuna posu posuna uygun bi hayat arkadaşı bulamamış.

Bay Hugo, 2 metre 48 santimlik bir boya sahipmiş

Bay Robert Wadlow, 2 metre 78 santim imiş. 1918 de doğup, 1940 da vefat etmiş. Guinness World Records isimli kitapta en uzun boylu kişi olarak kayıtlıymış

Ve diğer kocaman insanlar …


Bu yazı toplamda 3, bugün ise 0 kez görüntülenmiş
Ayağımda Kundura
Ocak 2, 2008

Ayakkabı ayağı korumak amacıyla doğan sonra bu özelliğine aksesuar olmayı da katan bir kavram.
Temelde ayak tabanına paralel uzanan taban ve bunun üzerini örten saya denilen iki parçadan oluşuyor.
Ayakkabının ilk olarak ne zaman ve nerede ortaya çıktığına dair tarihi bir kanıt yok.
Ayakkabının tarihi bu anlamda hep biraz eksik kalacak. Gelin bu muhteşem serüvene bir göz atalım.
İlk el yapımı ayakkabı türü sandalet. Sandalet varlığını yüzyıllar boyuca koruyup bugüne kadar bozulmadan ulaşmışlığa en yakı ayakkabı türü. İlk sandalete ait en eski kayıt MÖ 8000’lere Amerika yerlilerine uzanıyor.
Ayakkabı konusunda en yaratıcı medeniyet Mısır olmuş. MÖ 3500’lerde ıslatılmış kum içine basılan ayakların kalıbını alıp bunların içine deri tabanlar ekleyerek ayağa uygun sandaletler geliştiriyorlarmış.





Aynı yıllarda Roma imparatorları deri ayakkabılar giyiyorlarmış. Ayakkabı konusunda büyük bir adım da Romalıların ayakkabı loncaları kurup ayakkabıyı sağ ve sol tek üzere sınıflandırmalarıyla ortaya çıkmış.

14. ve 15. yy sivri burun ayakkabıların yaygın olduğu zamanlar.

1533’de topuklu ayakkabı ilk defa şıklık amacıyla kullanılmış. Leonardo da Vinci Medicis ailesinin kızı Catherine Medicis’in müstakbel kocası olan dükün yanında çok ufak tefek kalmasına çözüm olarak ayakkabılarının topuklarını yükselterek süslemiş.

16. yy ve artık sivri burunun yerini yavaş yavaş kare uçlar alıyor ve bu 1720lerin sonuna dek sürüyor.

17. yy yuvarlak burunlara ev sahipliği yapıyor.

18. yy ve ayakkabı artık bugünkü halini alıyor. Paris ayakkabı modasını tamamen ele geçiriyor. Tüm dünyadan Paris’e siparişler geliyor.

18 yy başlarken çizme erkekler tarafından kullanılıyor. Kadınlar çizmeyi sadece binicilikte kullanıyor. 1830’da bir ilk daha oluyor ve artık kadınlarda gündelik hayatta çizme giymeye başlıyorlar. Çizmeler kadife, saten ve benzeri süslü ama dayanıksız kumaşlardan yapılıyor. 1859da ilk kösele dikiş makinesi kullanılıyor. 18. yy sonunda İsviçreli Shonewerd bilinen ilk ayakkabı fabrikasını kuruyor.

1951 kadınlar için ayakkabı devriminin yaşandığı yıl. Fransız Charles Jourdan stilettoyu üretiyor.

Ayakkabıların narin prensesi.

1919 converse en uzun süre üretimde kalacak ayakkabı markasını üretime sokuyor; allstar.
Türkiye’de ayakkabı;

Ayakkabıya ait ilk tarihsel belge İbni Batur seyahatnamesi. Evliya Çelebi’i Seyahatname’sinde de ayakkabıcılar esnaf-i pabuççiyan karhaneleri adı altında yer bulmuş. İlk ayakkabı fabrikamız 1810’da Beykoz’da kurulmuş.

Bu tarih değişik kaynaklarda farklı belirtiliyor. 1810 Sümerbank Beykoz Deri ve Kundura Sanayii Müessesesi’den verilen tarih.

18 Mart 1921 ilk ayakkabı derneği Dersaadet ve Biladı-i Selase Ayakkabıcı Esnafı Cemiyeti kuruluyor.
Bu yazı toplamda 22, bugün ise 0 kez görüntülenmiş
Abdülhamid’in Petrol Kuyularına Ne Oldu?
Ocak 1, 2008

Kerkük ve Musul’daki petrol kuyularının II. Abdülhamid’in şahsi mülkü olduğu biliniyor. Peki ya sonrası? Osmanlı ailesinin İngiliz hükümeti ve petrol şirketleriyle 79 yıl boyunca sürdürdüğü hukuk savaşı, Türk hükümetlerinin tutumu… I. Abdülmecit’in torunu Mahmud Sami, 1998 yılında mahkeme masraflarına para yetiştirilemediği için kapanan Abdülhamid’in petrol kuyuları davasını anlatıyor.
Osmanlı İmparatorluğu’nun en uzun süre saltanat süren padişahlarından II. Abdülhamid’in Musul ve Kerkük’teki petrolleriyle ilgili şimdiye kadar çok şey yazıldı. Abdülhamid’in petrol arazilerini şahsi mülkü olarak alması, Almanların ve İngilizlerin arkeolojik araştırma yapacağız bahanesiyle bölgede petrol araması tarihle ilgili olanların bildiği konular. Ancak geçtiğimiz haftalarda yayınlanan bir kitap, Abdülhamid’in petrolleriyle ilgili bilinmeyen bir gerçeği ortaya koydu. Sultan I. Abdülmecid’in üçüncü kuşaktan torunu olan Mahmud Sami’nin kaleme aldığı kitapta, Osmanlı ailesinin Mondros Mütarekesi’nden başlayarak 1998 yılına kadar sürdürdüğü bir hukuk mücadelesi anlatılıyor. Musul ve Kerkük petrolleri için 79 yıl boyunca İngiliz ve Amerikan mahkemelerinde açılan davalarla Osmanoğulları’nın kendi aralarındaki çelişkiler ve düşmanlıkların akıcı bir ülupla anlatıldığı “Abdülhamid’in Petrolleri” adlı kitapta, Türk hükümetlerinin davayla ilgili yaklaşımına da ilk kez yer veriliyor. Kitap dünyanın ilgisinin Kuzey Irak ve Türkiye’de yoğunlaştığı bugünlerde birçok tarihi gerçeğe ışık tutuyor.
HAZİNEYE DEVREDİLMEDİ
Osmanlı varislerinin miras davasındaki temel dayanağı Abdülhamid’e “zorla” imzalatılan tüm şahsi mallarını hazineye devrettiğine dair belgenin Meclis-i Mebusan’da karara bağlanmamış olması. Zira dönemin Kanun-i Esasi’sinde hükümdarın yayınladığı tüm irade-i seniyyelerin parlamento onayına sunularak her iki meclisin de onayından geçtikten sonra yürürlüğe gireceği öngörülüyordu. Fakat Mahmud Sami’nin aile arşivlerinden aktardığına göre, ne Abdülhamid ne de halefi Sultan Reşad’ın malvarlıklarını hazineye devrettiğine dair irade-i seniyyeler parlamentoda ele alınıp karara bağlanmamıştı. Ancak iktidardaki Jön Türk hareketi söz konusu petrol yataklarını bir İngiliz şirketi olan Turkish Petroleum Company’e kiralamıştı. Bu şirket bugün dünyanın her yerinde şubesi bulunan British Petrol’den (BP) başkası değildi. Bu durum mirastan mahrum bırakılan Osmanlı ailesiyle bu servete sahip çıkmak isteyen batılı devletler, özellikle de İngiltere arasında onlarca yıl sürecek diplomatik ve hukuki çekişmenin temelini oluşturacaktı.
İNGİLİZLER NEZAKETTEN VAZGEÇİYOR
Nitekim Osmanlı topraklarındaki İngiliz işgalini koordine eden Yüksek Komiserlik, petrol kuyularının kontrolü konusunda Osmanlı varislerinin itirazlarını dikkate alarak bir inceleme başlatmış, Londra’ya yazılan raporda tüm tetkiklere rağmen mülklerin Osmanlı hazinesine devredildiğine dair güçlü belgeler bulunamadığını itiraf etmişti. Konu İngiliz yönetimince uzun süre bekletilmiş ancak varislerin itirazlarının ardı arkası kesilmemişti. Varislere karşı nezaketi elden bırakmayan Birleşik Krallık, Musul ve Kerkük vilayetlerinin tüm itirazlara karşı Irak’a bağlanması konusunda Milletler Cemiyeti’nde nihai bir karar aldırmak için her türlü baskı aracını kullandı. İngiltere garantörlüğünde kurulan Irak Yüksek Mahkemesi de söz konusu mülklerin Irak hükümetine ait olduğu yönünde kesin bir karar aldı. Konu kapanmış gibi görünse de Avrupa’da ekonomik zorluklarla boğuşan Osmanlı ailesi hukuki süreci bitirmemekte direniyordu.
TÜRKİYE DE İLGİLENMEDİ
Kitapta aktarılan belgelerden en önemlisi de Irak petrolleri konusunda yeni kurulan Türk hükümetinin tutumu. Mahmud Sami’nin aktardığına göre Türkiye’nin konuyla ilgili tek müdahalesi, Abdülhamid’in Türk vatandaşı olarak kalan üç eşinin veraset haklarıyla ilgili ricada bulunmaktan ibaretti. Türkiye, İngiltere’den vatandaşlarının miras haklarının tahkim yoluyla korunmasını yani pay verilmesini talep ediyordu. Ancak İngiltere varisler için tahkime gitmeyi hiçbir zaman kabul etmedi.
OSMANOĞULLARI BÖLÜNÜYOR
Yıllara yayılan hukuk mücadelesi Osmanlı ailesi içinde de çekişmelere sebep oldu. Mahkeme masraflarından ve birbirinden habersiz açılan davalardan dolayı tartışan aile üyeleri petrol kuyuları konusunda ortak bir mücadele yürütmeyi hiçbir zaman başaramadı. 1970′e kadar hiçbir netice alınamayınca Mahmut Sami’nin ağabeyi Bahaeddin, ABD ve Fransa’nın da desteğini alarak yeni bir hukuki süreç başlatmaya hazırlanıyordu. O güne kadar Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde Osmanlı malları için onlarca gönüllü şirket kurulmuştu. Çünkü dava kazanılırsa elde edilecek milyonlarca sterlinden hukuk bürolarına düşecek olan pay avukatların hayallerini süslüyordu. Ancak sonuçsuz kalan girişimler hukuçuları da yıldırmış, Osmanlı ailesi mahkeme masraflarını karşılayamaz duruma gelmişti. Destek arayışları ve yazışmalarla geçen yirmi yılın ardından 1998′de aile son bir deneme yapmaya karar verdi. Bir Amerikalı bir hukuk şirketiyle irtibat kuran Bahaeddin Sami mahkeme masrafları için gerekli olan 25 bin doları temin etmek için ailenin diğer üyeleriyle irtibata geçti. Çünkü yalnızca 12.500 dolar toplayabilmişti ve önemli varislerden biri de Saffet Neslişah Sultan’dı. Ancak kensine sorulmadan bir hukuk bürosunun işe başlamasına tepki gösteren Neslişah Sultan da kalan meblağı ödemeyi reddedince 79 yıl boyunca sessiz sedasız süren Abdülhamid’in petrolleri davası bir daha açılmamak üzere kapandı.
Osmanlı mülkleri sahipsiz kaldı
Osmanlı ailesinin mülkleriyle ilgili birçok davaya bakan avukat Ömer Köker’e Abdülhamid’in petrol kuyularını ve ailenin on yıllarca sürdürdüğü hukuk mücadelesini sorduk. Osmanlı mülklerinin Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana içinden çıkılamayan bir konu olduğunu söyleyen Köker’e göre, birçok hanedan mensubunun açtığı sayısız davayla durum tam bir karmayaşa dönüştü. Türkiye topraklarında bulunan gayrimenkullerin de yıllardır mahkemelik olduğunu söyleyen Köker, karışıklığın sebebini olarak ülkenin tüm topraklarının aynı zamanda hanedanın malı olmasını gösteriyor. Ancak bunun yanı sıra Padişahlar ve aileleri ülke topraklarında şahsi mülklere de sahip. 1924′ten sonra ülke toprakları hazinenin oldu ancak hanedan üyelerinin şahsi mülkleri için tasfiye kararı alındı. Karar uyarınca 1 yıl içinde satılacak mülklerden elde edilecek gelir aile üyelerine ödenecekti. Ancak bu gerçekleşmedi. Birçok taşınmaz ya sahipsiz kaldı ya da üçüncü kişilerin eline geçti. Bu karmaşanın hâlâ devam ettiğini söyleyen Köker, Abdülhamid üzerinden miras yoluyla aileye geçen Musul ve Kerkük petrolleri için hukuken bir şey yapılamayacağını söylüyor. Çünkü impataratorluğun parçalandığı Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda oluşan siyasal karmaşa kendi hukukunu üretti.
Yeni Şafak
Bu yazı toplamda 27, bugün ise 0 kez görüntülenmiş
Tarih Elden Gidiyor!
Ocak 1, 2008
Bergama sınırları içindeki ALLIANOI antik şifa merkezi hemen yanında yapılan sulama barajı nedeni ile (elektrik üretimi değil sadece zaten gayet verimli olan civar tarım arazilerini sulama maksatlı) sular altında kalmak üzere.Dünyada bir eşi daha bulunmayan bu yapılar türünün en sağlam ve neredeyse herşeyi ile ayakta kalmış tek örneği.Buna rağmen bir sulama barajı ki yapımına pek çok uzman kurulun onay vermemesine rağmen arkeolojik keşfin yapıldığı tarihle aynı zamanda yapımına hız verilmiş ve kısa zamanda tamamlanmıştır.
Anadolu’nun bir diğer kültürel zenginliği daha vurdumduymazlığın ve cehaletin kurbanı olmak üzere.TRT ALLIANOI ile ilgili yaptığı belgeseli yayından kaldırmıştır.DSİ kazı ödeneğini kesmiş durumdadır.Kısacası hükümetin kültürel varlıklara gösterdiği ihtimam ortadadır.
Gerekli makamlara hazır şikayet dilekçesi göndermeniz için adres:
Su perisi heykelinin çıktığı bölüm ve heykelin yerine konan resmi
Bu yazı toplamda 3, bugün ise 0 kez görüntülenmiş




