İlk Yağlı Boya Resim Afganistan’da Yapılmış
Bir grup arkeolog, dünya tarihinde ilk yağlı boya resmin sanıldığı gibi Avrupa’da değil Afganistan’da yapıldığını öne sürdü.
Arkeologlar, bu yöndeki bulgulara yedi yıl önce Taliban’ın iki dev Buda heykelini havaya uçurduğu bölgedeki araştırmalarında ulaştılar.
Bamiyan’da mağara duvarlarındaki resimleri inceleyen bilimadamları, burada kullanılan boyanın haşhaş ya da ceviz yağı içerdiğini söylüyor.
Mağaradaki resimelr yedinci yüzyıla ait. Avrupalı ressamlar ilk kez yağlıboyayı 13’üncü yüzyılda kullanmışlardı.
Mağara duvarlarında palmiye yaprakları ve hayali yaratıkların önünde resmedilen bağdaş kurmuş Buda figürleri yer alıyor.
Bamiyan bir dönem rahiplerin dev Buda heykellerinin gölgesindeki mağaralarda yaşadıkları, Budizm’in en önemli merkezlerinden biriydi.
Afganistan’daki Taliban hükümeti, Mart 2001’de altıncı yüzyıla ait iki dev Buda heykelini İslam’a aykırı diyerek patlayıcılarla havaya uçurmuştu.
![]() |
New York ve Washington’u hedef alan 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra ABD öncülüğündeki güçler Afganistan’a operasyon düzenleyerek Taliban’ı devirdi.
Bu heykellerden büyük olanı restore ediliyor. Bu çalışmanın 10 yıl alabileceği belirtiliyor. Çalışmanın tamamlanmasıyla Bu eser, dünyadaki en büyük ayakta duran Buda heykeliydi.
Ntvmsnbc
![]() |
Bu yazı toplamda 7, bugün ise 0 kez görüntülenmiş
Çatalhöyük Duvar Resimleri Gün Yüzüne Çıkıyor
Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin deposundaki 96 Çatalhöyük duvar resmi, nükleer tekniklerle analiz edilerek teşhirdeki yerini alacak.
Çalışmanın ilk aşamasında, resimler üzerinde iki çeşit kırmızı boya olduğu ortaya çıktı. Analizle, o dönemin teknolojisi ve sosyal yaşamının da daha fazla aydınlanabileceği bildirildi…
Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkililerinden alınan bilgiye göre, insanoğlunun ilk toplu yerleşime geçtiği, hayvanları evcilleştirilip tarım yaptığı Çatalhöyük’ün en ilginç buluntularından olan ve dönem hakkında önemli bilgiler sunan duvar resimlerinden 14’ü Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde teşhir ediliyor.
Ancak, malzeme analizi yapılmadığı ve bu nedenle restorasyon ve konservasyonu tamamlanamadığı için depolarda korunan 96 eşşiz resim, Anadolu Medeniyetleri Müzesi ile Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) Sarayköy Nükleer Enerji Araştırma ve Eğitim Merkezi uzmanlarının ortak çalışması ile müze salonlarında yerini alacak.
Üç yıl sürecek çalışma kapsamında, nükleer tekniklerle, 96 duvar resminin malzeme analizi yapılacak. Analiz sonuçlarına göre, eserlerin restorasyon ve konservasyon işlemleri gerçekleştirilecek.
TAEK’DEN TÜM MÜZELERE KATKI
Anadolu Medeniyetleri Müzesi Müdürü Hikmet Denizli de nükleer analizler sonucunda, resimler yapılırken hangi boya ile aletlerin kullanıldığının ortaya çıkarılacağını ve eserlerin buna uygun olarak restore edilebileceğini söyledi.
TAEK Sarayköy Nükleer Enerji Araştırma ve Eğitim Merkezi’nden Dr. Abdullah Zararsız ise nükleer tekniklerle, malzemeye hasar vermeden tarihi eser üzerinde inceleme yapabildiklerini, analizlerle, bir çömleğin hangi yöreden çıktığı, oradaki toplumun kimlerle ticaret yaptığı gibi bilgiler elde edilebildiğini anlattı.
Bakanlık ile protokol imzaladıklarını belirten Zararsız, Türkiye’deki tüm müzelere katkı verebileceklerini dile getirdi.
“ÇOK ETKİLENDİM”
TAEK’in davetlisi olarak çalışmayla ilgili Türkiye’ye gelen Yunanistan Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi görevlisi Nükleer Fizikçi Dr. Andreas Karydas da eserler üzerinde incelemeler yaptı. Çatalhöyük duvar resimlerini daha önce görmediğini belirten Karydas, o zamanki tekniklerden çok etkilendiğini bildirdi.
Karydas, konuyla ilgili Yunanistan’da benzer çalışmalar yaptığını belirterek, “Türkiye ve Yunanistan’da zengin kültürel varlıklar olduğu için konservasyon ve malzeme analizinde, nükleer tekniklerin kullanılması gerekiyor. Nükleer teknik, tarihi miras için en uygun teknik, karakteri iyi analiz etme konusunda optimum düzeyde uyum sağlıyor ve malzemenin tahrip olmasını engelliyor” dedi.
Bu tekniğin kültür varlıklarının incelenmesinde kullanılmasının giderek arttığına dikkat çeken Karydas, projede de kısa zamanda önemli sonuçlar elde ettiklerini, TAEK ile bakanlık arasında güçlü bir iş birliği olduğunu gördüğünü söyledi.
Müze Uzmanı Latif Özen ise 1960-63 yılları arasında yapılan kazılarda ortaya çıkan resimlerin çok önemli olduğunu, çünkü daha sonraki kazılarda bu kadar özel resimlere rastlanmadığını anlattı.
YENİ KEŞİF: KIRMIZI BOYA İKİ TÜR
Çalışmanın daha başlangıcında olunmasına rağmen, duvar resimleri üzerindeki kırmızı boyanın, “demir bazlı” ve “civa bazlı” olmak üzere iki çeşit olduğu ortaya çıktı. Daha önce sadece kırmızı boyanın “demir bazlı” olanı biliniyordu.
Dr. Karydas konu ile ilgili olarak, çalışmayı yaparken Yunanistan’daki arkadaşının kendisini aradığını, tesadüfen aynı anda oradaki duvar resimlerinde de civa bazlı kırmızı boya bulunduğunu haber aldığını söyledi. Karydas, çalışmayla uzun dönemde yeni bulgular ortaya çıkacağını belirtti.
Bazı boyaların her yerde, bazılarının ise sadece bir bölgede yapılabileceğini ifade eden müze uzmanları da duvar resimleri çözümlendikçe, kültürler arasında ticaretin yaygın olup olmadığı, o dönem ki teknoloji, insanların sosyal yaşamı, iletişimi ve etkileşimi gibi bulgulara da rastlanabileceğini anlattılar.
Başkanlığını Müze Müdürü Hikmet Denizli’nin yaptığı projede, Dr. Zararsız ve Dr. Erdal Tan, Dr. Karydas, müze personeli ve Çatalhöyük Kazısı Konservatörü Duygu Çamurcuoğlu Cleere yer alıyor.
ÇATALHÖYÜK DUVAR RESİMLERİ
Çatalhöyük’te, 1961-1965 yılları arasındaki kazılarda, 13 yapı katı açığa çıkarıldı. En erken yerleşim katının Milattan Önce 5 bin 500 yıllarına ait olduğu höyükte, ilk yerleşme, ilk ev mimarisi ve ilk kutsal yapılara ait özgün buluntular yer alıyor. Çatalhöyük, insanlık tarihine ışık tutan bir merkez olarak görülüyor.
İlk Çağ insanının mağara duvarlarına yaptığı resimlerin devamı niteliğinde olan Çatalhöyük’te duvar resimlerinde av ve evle ilgili sahneler ile kuş motifleri ve geometrik desenler bulunuyor. Ayrıca, duvarlara, ölü gömme adetlerinin de resmedildiği gözleniyor.
Ntvmsnbc
Bu yazı toplamda 4, bugün ise 0 kez görüntülenmiş
Zeugma’nın Mozaikleri Asırlar Önce Çalınmış
Gaziantep’in Nizip ilçesinde bulunan Zeugma Antik Kenti’nden çalınan mozaiklerin kalan parçaları Gaziantep Arkeoloji Müzesi’nde sergilenirken, yurt dışına kaçırılan mozaiklerin fotoğrafları da müzenin sitesinde yayınlanıyor.
Gaziantep Müzesi arkeoloğu Dr. Mehmet Önal, “Zeugma mozaikler şehriydi. Buradan 1873 yılında çalınan Poseidon mozaiği, 41 parça halinde 7 ülkenin 11 resmi ve özel koleksiyonlarına dağıldı” dedi.
Dr. Mehmet Önal, bu mozaikler kentini definecilerin yüzyıllar öncesinden bildiğini, 19. yüzyılda birçok mozaiğin Zeugma’dan yurt dışına götürüldüğünü söyledi. Dr. Önal, defineciler tarafından 1873 yılında Zeugma’da bulunan eyaletleri tasvir eden mozaiklerin, parça parça kesilerek, çeşitli müzelere satıldığını ifade etti.
Eyalet büstlerinin merkezinde Poseidon mozaiğinin yer aldığını anlatan Önal, kaçırılan mozaikte, Poseidon etrafında, Roma eyaletlerini tasvir eden dairevi çerçeve içinde kule taçlı kadın figürlerinin bulunduğunu belirtti.
Definecilerin, mozaikleri kaldırırken bazı figürleri kısmen tahrip ettiğini dile getiren Önal, Poseidon Mozaiğinin etrafında, Roma eyaletlerini tasvir eden kadın resimlerinin 1873 yılında Zeugma’dan, parça parça kesilerek çeşitli müzelere satıldığını, kısmen tahrip edilen mozaiğin, 41 parça halinde 7 ülkenin 11 resmi ve özel koleksiyonlarına dağıldığını bildirdi.
Dr. Önal, 1993 yılında Birecik Barajı yapılmasının gündeme gelmesiyle Gaziantep Müze Müdürlüğünün, West Avustralya Üniversitesiyle katılımlı kurtarma kazılarına başlandığını anımsatarak, şöyle konuştu:
“Bu çalışmada Kelekağzı mevkisinin doğusundaki tepede Roma villası kısmen meydana çıkarılmıştır. Villa odasında yer alan taban mozaik döşemesinin kaçakçılar tarafından sökülmüş olduğu görülmüştür. Arta kalan harflerden buradan sökülen resimlerin, ölümsüz iki aşık Metioks ve Parthenope’ye ait olduğu, yapılan araştırmada ise bunların Amerika’da Houston kentinde Menil koleksiyonunda bulunduğu saptanmıştır. Kültür ve Turizm Bakanlığının girişimleri neticesinde bu mozaiğin 2001 yılında müzemize iadesi sağlanmıştı. Onlarca yıl Gaziantep’ten ayrı kalan bu mozaikler, şu an gövdelerine kavuşmuş halde olup, müzemizde teşhir edilmektedir.”
Arkeolog Dr. Önal, Dionysos-Ariadne’nin Düğünü, Poseidon, Eyalet Büstleri, Tryphe ve Mevsim Tanrıçası mozaiklerinin kısmen ya da tamamen defineciler tarafından yurt dışına kaçırıldığını, mozaik kaçakçılarından arta kalan bazı mozaiklerin de Gaziantep Müzesi’nde sergilendiğini, ancak kaçırılan bazı mozaiklerin sadece ‘gaziantepmuzesi.gov.tr’ adlı internet sitesinde fotoğraflarının yayınlandığını sözlerine ekledi.
Ntvmsnbc
Bu yazı toplamda 1, bugün ise 1 kez görüntülenmiş
Sadece 50 Kişinin Görebildiği Yüzü Sergileniyor
Mısır’ın en ünlü firavunlarından Tutankamon’un mumyası, bulunuşundan 85 yıl sonra sergileniyor. En genç mumyanın yüzünü bugüne kadar sadece 50 kişi çıplak gözle görebilmişti.
Mısır’ın en ünlü firavunlarından Tutankamon’un mumyası, ölümünden 3 bin 300 yıl sonra ziyaretçilere açıldı. Mumya, Mısır’ın Luksor kentindeki Krallar Vadisi içindeki mezarında iklim kontrollü bir kutu içinde bugün sergilenmeye başlandı. Tutankamon’un yüzünü görebilmek için binlerce turist Luksor’daki Krallar Vadisi’ne akın etti.
Mısır’ın esrarengiz firavunu Tutankamon, gün yüzüne çıktı. Hakkında en az bilgi bulunan firavun olan Tutankamon’un mumyası, ölümünden 3 bin 300 yıl sonra ziyaretçilere açıldı. 9 yaşında tahta çıktığı ve 19 yaşında öldüğü tahmin edilen Tutankamon’un mumyası, lahitinden çıkarılarak nem ve ısı değişikliklerine karşı özel hazırlanan bir bölüme yerleştirildi.
Mumyayı görebilmek için binlerce turist Luksor’da Krallar Vadisi’ne akın etti. Ancak ziyaretçiler vücudu bir örtüyle kapatılan Tutankamon’un sadece yüzüyünü görebilecek.
![]() |
Öte yandan Mısırlı arkeologlar ünlü firavunun mumyasının yerinden çıkarılmasının mumyaya zarar vereceğini iddia etti. Arkeolog Zahi Havas, Tutankamon’dan geriye kalanların ve diğer kutsal emanetlerin, kalabalık grupların mezara beraberlerinde getirdikleri sıcak ve nemden dolayı tehdit altında olduğunu belirtti.
Tutankamon’un mezarı, bundan 85 yıl önce İngiliz kaşif Howard Carter tarafından ortaya çıkarılmıştı. Krallar Vadisi’nde 3300 yıllık mezar odasından çıkarılan mumya 2005’te röntgen cihazıyla üç boyutlu olarak incelenmişti. 3 binden fazla yıl önce genç yaşta ölen Tutanhamun’un yüzü, mumyalama tekniği sayesinde aynen korunmuştu. Tutankamon’un yüzünü merak eden bilim adamları, dijital teknolojiyle firavunun yüz hatlarını belirlemişti. Firavunun öldürülmediği, muhtemelen uyluk kemiğindeki yaradan öldüğü açıklanmıştı. Mezarda bulunan eşsiz hazineler, Luksor’daki Krallar Vadisi’nin turistlerin uğrak yeri haline gelmesini sağlamıştı.
![]() |
| 85 yıl önce İngiliz kaşif Howard Carter tarafından ortaya çıkarılan mumyanın üzerinde sayısız değerli mücevher de bulunmuştu. |
Mumyanın en içteki tabutu som altından, diğer üst kat iki tabut altın işlemeli tahtadan yapılmış. Firavunun mumyasının başında, yüzünün altından yapılmış maskı, sargıların arasında ve üzerinde çok sayıda mücevher ve tılsım bulunuyor. Mezarın bulunmasından bu yana firavunun yüzünü yalnızca 50 kişinin, lahdini ise binlerce kişinin gördüğü tahmin ediliyor.
Ntvmsbc
İşte Firavun Tutankamon’un Mumyası ve Yüzü
Bu yazı toplamda 5, bugün ise 0 kez görüntülenmiş
Dünyanın En Eski Duvar Resmi Suriye’de
Fransız arkeologlar, Suriye’nin kuzeyinde, kırmızı, siyah ve beyaz renkler kullanılarak yapılmış 11 bin yaşında bir duvar resmini günyüzüne çıkardıklarını açıkladı.
Ekibin lideri Eric Coqueugniot, 2 metrekare alanı kaplayan resmin, Halep’in kuzeydoğusunda, Fırat Nehri kıyısındaki Neolitik çağ yerleşimi Djade El-Mughara’da yapılan kazılarda ortaya çıkarıldığını kaydetti.
Coqueugniot, resmin modern bir yapıta benzediğini, resmi gören kimi kişilerin, resmi İsviçreli ünlü ressam Paul Klee’nin eserlerine benzettiğini söyledi.
Karbon testiyle resmin İ.Ö. 9000 yılları civarında yapıldığını belirlediklerini belirten Coqueugniot, bunun yakınında başka bir resim daha bulduklarını, ancak bu resmin günyüzüne çıkarılmasının gelecek yılı bulabileceğini bildirdi.
“Dünyanın en eski duvar resmi” olduğu belirtilen resmin, gelecek yıl Halep Müzesi’ne taşınacağı belirtiliyor. Bölgede, 1990’dan beri kazı çalışmaları yürütülüyor.
Uzmanlar, Suriye’deki Djade El-Mughara yerleşiminin, Suriye ve Türkiye’nin güneyindeki çok sayıdaki Neolitik yerleşimden biri olduğunu, bu yerleşimlerin birbirleriyle ilişki içinde oldukları ve barışçı bir değiş tokuş ilişkisi yaşadıkları yolunda veriler olduğunu kaydediyor.
Bugüne dek keşfedilen en eski resim olarak bilinen ve Çatalhöyük’te bulunan resmin, Suriye’de bulunandan yaklaşık 1500 yıl daha genç olduğu belirtiliyor.
Ntvmsnbc
Bu yazı toplamda 4, bugün ise 0 kez görüntülenmiş
Çin Seddine Rakip Çin Ejderi
Çin’in Henan vilayetindeki Şinzeng kentinde inşa edilmekte olan 20 kilometre uzunluğundaki ejderha projesi, halkın tepkisini çekti.
Projeyi yürütenler çelik ve betondan yapılmakta olan ejderhanın Çin Seddi’ne rakip olacağını ve tarihi Şinzeng kentinde turizmi canlandıracağını savunurken, yapılan bir kamuoyu araştırması, halkın projeye sert şekilde karşı çıktığını gösterdi.
Araştırmaya katılan yaklaşık 50 bin kişinin yüzde 92’si, projeyi, “çevreye büyük zarar ve para kaybı” olarak nitelendirdi.
Bu arada, Henan Business News adlı yayın organının haberine göre, çelik ve betondan yapılan dev ejderha projesinin 800 metreden fazla bölümünde inşaat çalışmaları tamamlandı.
Şinzeng kentinin dışında, Çin’in ilk imparatorunun ikametgahı olduğuna inanılan Şizu Dağı’nın sırtı boyunca inşa edilen dev ejderha projesi tamamlandığında yaklaşık 700 milyon YTL’ye mal olacak.
İnşaatı yapan Zulong şirketinin başkanı Li Şiong, ejderha bittiğinde milyonlarca yeşim taşı ve altın kaplı bronzla süsleneceğini belirterek, projeye tüm dünyadan Çinlilerin katkıda bulunacakları umudunu dile getirdi.
Ejderhanın içinde trenler ve kulüpler açılacağını, bir kültürel ve eğlence mekanı olarak kullanılacağını söyleyen Li, “Saldırılardan korkmuyorum, atalarımız Seddi inşa etti ve ben de şimdi Büyük Ejderha’yı inşa ediyorum, başaracağım” diye konuştu.
Ntvmsnbc
Bu yazı toplamda 3, bugün ise 0 kez görüntülenmiş
Yabancı Misafirlerin Gözdesi Yerebatan Sarnıcı
Yabancı misafirlerin gözde mekanı Yerebatan Sarnıcı, 542 yılında Bizans İmparatoru Justinyen tarafından At Meydanı’nın diğer tarafında bulunan Büyük Saray’ın su ihtiyacını karşılamak üzere yaptırılmıştı.
İstanbul’daki sayısız zenginliklerin en nadide ve en ilgi çekici olanlarından Yerebatan Sarnıcı, her yıl devlet başkanlarının da aralarında bulunduğu yüzbinlerce kişiyi misafir ediyor.
İstanbul gezi programlarının ayrılmaz bir parçası olan gizemli mekana, bugüne kadar ABD eski Başkanı Bill Clinton’dan Hollanda Başbakanı Wim Kok’a, İtalyan eski Dışişleri Bakanı Lamberto Dini’den İsveç eski Başbakanı Göran Persson’a ve Avusturya eski Başbakanı Thomas Klestil’e kadar birçok yabancı konuk oldu. Sarnıcı, 2007 yılında toplam 1 milyon 250 bin kişi ziyaret etti.
Yabancı misafirlerin gözde mekanı Yerebatan Sarnıcı, 542 yılında Bizans İmparatoru Justinyen tarafından At Meydanı’nın diğer tarafında bulunan Büyük Saray’ın su ihtiyacını karşılamak üzere yaptırılmıştı.
100 bin ton su depolama kapasitesine sahip sarnıcın suyu, Bozdoğan ve Mağlova su kemerleri vasıtasıyla 19 kilometre uzaklıktaki Belgrad Ormanları Eğrikapı su taksim merkezinden temin edilirdi.
İstanbul’un fethinden sonra yaklaşık 100 yıl süreyle sarnıcın varlığı fark edilmedi. Sarnıç ancak, bodrumlarında su biriktiren ve deliklerden sepet sarkıtarak balık tutan insanların varlığının anlaşılmasıyla keşfedildi.
Osmanlı döneminde onarılarak kullanılan sarnıcın giriş kısmındaki evler, 1940’lı yıllarda belediye tarafından istimlak edilerek, giriş için düzenli bir bina yapıldı. Sarnıçta, son restorasyonda tekrar su verildiği için bugün hala 1-2 metre yüksekliğe kadar su bulunuyor.
52 basamakla inilen sarnıçta, her biri 9 metre yüksekliğinde 336 sütun yer alıyor. 4 metre 80 santimetre kalınlığındaki duvarları tuğladan örülü olan sarnıcın tuğla döşeli zemini su geçirmez Horasan harcıyla sıvandı.
Sarnıç, onarımlardan sonra Cumhuriyet döneminde İstanbul Belediyesi tarafından müze haline getirilerek ziyarete açıldı.
1985 ve 1994 yıllarında 2 büyük temizlik ve onarım çalışması yapılan sarnıç, bugün Kültür A.Ş tarafından işletilmekte olup müze olmanın yanında ulusal ve uluslararası etkinliklere de sahne oluyor.
Sarnıç’ta izlenebilecek etkinlikler arasında “Klasik Türk Müziği Konserleri”, “Mevlevi Sema Gösterileri”, “Yerebatan Şiir Akşamları” ve sergiler yer alıyor.
Ntvmsnbc
Bu yazı toplamda 1, bugün ise 1 kez görüntülenmiş
Tozlu Sayfalarda Kalan İstanbul Projeleri
Eminönü Belediyesince hazırlatılan “Payitaht-ı Zemin Eminönü: Bir Dünya Başkenti” kitabı, İstanbul ile ilgili planlanan, ancak hayata geçirilemeyen projeleri gün ışığına çıkardı…
Rönesans döneminin önemli isimlerinden Leonardo da Vinci, Michelangelo, Alman Helmuth Von Moltke, Fransız mühendis Arnodin ve meşhur Fransız mimar Joseph Antoine Bouvard’ın, İstanbul için yüzyıllar önce hazırladığı köprü, demiryolu, sokakları düzenleyen plan ve nazım plan projeleri, tarihin tozlu sayfalarında kaldı.
Eminönü Belediyesi tarafından Topkapı Sarayı Müzesi Başkanı Prof. Dr. İlber Ortaylı, Vahdettin Engin ve Erhan Afyoncu’ya hazırlattığı “Payitaht-ı Zemin Eminönü: Bir Dünya Başkenti” adlı kitaptan derlediği bilgilere göre, Fatih Sultan Mehmed zamanında birçok sanatçının Osmanlı Devleti’nde faaliyet göstermesi, oğlu 2. Bayezid’ın da batıyla ilgilenmesinden dolayı bazı Avrupalı sanatkarlar, araştırmalarına maddi destek sağlamak için sultanla temas kurmaya çalıştı. Bunlardan ilki Rönesans döneminin en önemli isimlerinden ressam ve bilim adamı Leonardo da Vinci oldu.
Tarihçi Semavi Eyice, Leonardo da Vinci’nin Osmanlı Devleti’nde görev yapmak istediğine dair ilginç bir makale yayınlamıştı.
Buna göre, İstanbul, köprü ile 1800’lü yılların sonunda tanışırken, Leonardo da Vinci 500 yıl önce Haliç’e ve Boğaziçi’ne köprü yapmayı önerdi, ancak kabul görmedi. Makaleye göre, da Vinci, 1500’lü yılların başında yapmayı düşündüğü bazı işleri bir mektupla 2. Bayezid’e bildirdi. Leonardo da Vinci’nin mektubu Türkçe’ye çevrilerek “Ceneviz’den Leonardo isimli kafirin gönderdiği mektubun suretidir” başlığıyla sultana sunuldu.
Mektubunda gerçekleştirmeyi düşündüğü bir kaç projesinden bahseden Leonardo da Vinci, gemilerdeki suyu çekmek için bir pompa, sadece rüzgarla çalışan yeni bir değirmen önerdi. Leonardo da Vinci’nin Osmanlılar için asıl önemli teklifi ise Haliç üzerinden Galata’ya ulaşımı sağlayacak bir köprü yapmaktı.
Vinci mektubunda, 2. Bayezid’in Galata ile Eminönü arasında bir köprü yaptırmak istediğini, ancak bu düşüncesini gerçekleştirecek bir mimar bulamadığını duyduğunu, istenirse köprüyü kendisinin yapacağını ifade etti. Vinci’nin yapmayı tasarladığı köprü, tek gözlü ve çok yüksek olacaktı, köprü yüksek olduğu için de altından geçecek gemiler, yelkenleri problem olmadan Haliç’e girebilecekti.
Mektubunda, talep edildiği takdirde İstanbul Boğazı’nın iki yakası arasında ulaşımı sağlayabilecek bir köprü yapabileceğini de belirten Vinci’nin teklifleri karşısında 2. Bayezid’in ne düşündüğüne ait bir bilgi bulunmuyor.
MICHELANGELO DA İSTANBUL’A GELMEK İSTEDİ
Rönenans döneminin bir diğer ünlü ressamı Michelangelo da 2. Beyazid’in hükümdarlığı zamanında İstanbul’a gelmeyi düşündü.
Michelangelo, 1505 yılında Papa ile arası açılınca Roma’dan kaçarak Kuzey İtalya’ya sığındı. Floransa’da yaşayan Michelangelo, Papa’nın Roma’ya geri getirilmesi için harekete geçtiğini öğrenince, hayatının tehlikede olduğunu ve Papa’nın ulaşamayacağı tek yer olan Osmanlı Devleti’ne sığınmayı düşündü.
Michelangelo da Leonardo da Vinci gibi Osmanlı padişahının Galata ile Eminönü arasında bir köprü yaptırmak istediğini duydu. Bu projeyi gerçekleştirmek ve hayatını kurtarmak için Osmanlı Devleti’ne gitmeyi tasarlayan Michelangelo, İtalya’da kalmasını arzu eden bazı dostlarının Papa ile arasını bulması üzerine İstanbul’a gelmekten vazgeçti.
MOLTKE’NİN ÖNERİLERİ
Alman Helmuth Von Moltke ise Padişah 2. Mahmud tarafından, İstanbul’un ayrıntılı bir haritasını yapmak ve İstanbul’un şehir sokaklarını düzenleyecek bir plan hazırlamak üzere görevlendirildi.
İstanbul haritasını çizen Moltke’nin hazırladığı planın ayrıntılarının da çoğu biliniyor. Moltke, planında şehrin kapıları ile Topkapı Sarayı arasında kesintisiz bir ulaşım gerçekleştirmeyi önerdi. Moltke ayrıca, yangınları önlemek için binaların kagirden yapılmasını sağlamanın, çıkmaz sokakları tamamen ortadan kaldırmanın ve meydanlar oluşturmanın önemini vurguladı. Sirkeci-Unkapanı Köprüsü arası ile Tophane-Unkapanı Köprüsü arasındaki ahşap rıhtımlar yerine taş rıhtımlar yapılmasını da öneren Moltke’nin projesi hayata geçirilemedi.
ARNODIN’İN DEMİRYOLU PROJESİ
Fransız mühendis Arnodin’in 1900’de iki köprü yardımıyla kenti çepeçevre kuşatan demiryolu projesi hayata geçirilebilseydi, belki bugün hala İstanbul’un çözüm aranan trafik sorunu o yıllarda halledilmiş olacaktı.
Arnodin’in projesine göre, Bostancı’dan başlayan demiryolu Kandilli’ye ulaşacak, buradan “Hamidiye” adı verilen boğaz köprüsü ile Rumeli Hisarı’na geçilecekti. Demiryolu, Rumeli Hisarı’ndan bir çevre yolu oluşturacak şekilde Bakırköy’e uzanacak. Bakırköy’den de mevcut demiryolu ile Sirkeci’ye ulaşılacaktı. Sirkeci’den Anadolu tarafına geçişi sağlamak üzere ikinci bir boğaz köprüsü yapılacaktı. Aktarma köprü olarak nitelenen bu proje ile demiryolu, Sirkeci’den Üsküdar’a ulaşacaktı. Üsküdar ile Haydarpaşa arasına da kısa bir demiryolu hattı döşenecekti. Haydarpaşa’dan itibaren demiryolu mevcut olduğu için buradan da kolaylıkla Bostancı’ya gelinecekti. Böylece İstanbul’u çepeçevre saran iki boğaz köprüsünün yapılmasını öngören entegre demiryolu projesi tamamlanacaktı. Bu proje ağır bir mali portreye sahip bulunduğu için yapılamadı.
PADİŞAHIN PARİS BÜYÜKELÇİSİNDEN RİCASI
2. Abdülhamid döneminde İstanbul ile ilgili proje hazırlayanlardan biri de meşhur Fransız mimar Joseph Antoine Bouvard’dı.
2. Abdülhamid, sarayı ziyaret ettiği bir gün, Paris Büyükelçisi Salih Münir Paşa’ya Avrupalı bir seyyahın İstanbul’a dair bir gazetede yazdığı makalenin tercümesini verdi.
Padişah Abdülhamid, “Bu beyanatların bazıları yanlış ve haksız. Eminönü ve Karaköy Meydanı ile Galata Köprüsü gibi seyyahların en önce gözlerine çarpan yerlerin, Sarayburnu’ndan Yedikule’ye kadar sahildeki mahallelerin ve memleket dahilindeki sokakların temizlenmeyip, tamir, tanzim ve imar edilmemesinden dolayı bizi şiddetle muahaza ediyor, mesul tutuyor, bu doğru sözlere karşı ne diyebiliriz? Ya kabahatleri yüklenip susmalı ve herkesin tarizine baş eğmeli veyahut payitahtımızı layıkı üzere temizlemeli, süslemeli, mamur bir hale koymalıyız. Bu işi ancak sen kusursuz görebilirsin” diyerek Salih Münir Paşa’yı görevlendirdi.
Bunun üzerine Salih Münir Paşa hemen Fransız mimar Joseph Antoine Bouvard ile irtibat kurdu ve İstanbul için nazım planı hazırlamasını istedi.
Bouvard, yoğun mesaisine rağmen Paşa’nın teklifini kabul etti ve İstanbul fotoğraflarından hareketle bir plan hazırladı. Projeyi, Osmanlı Devleti sipariş etmesine rağmen tüm masrafları Fransa hükümeti karşıladı ve projeyi de Osmanlı Devleti’ne hediye etti.
Fransız mimar Bouvard’ın hayata geçirilemeyen projesine göre, Atmeydanı orijinal seviyesine indirilecekti, iki tarafından yükseltilmiş bir kaldırım boyunca ağaçlar dikilecekti. Sultanahmet Külliyesi’nin medresesi yıkılarak kuzeyde kalan bahçesi ve bahçe duvarları kaldırılacak, caminin avlusunda bir küçük Fransız bahçesi oluşturulacak, avlunun ortasındaki kubbeli çeşme, üstü açık heykel şeklindeki bir yapı ile değiştirilecekti. İbrahim Paşa Sarayı yıkılarak yerine polis müdürlüğü yapılacak, bu polis müdürlüğü Atmeydanı’nı boydan boya kaplayacak, E harfi biçiminde yaklaşık 480 metre uzunluğunda olacaktı. Meydanın batısındaki Sultan Bayezid Medresesi ve Sultan Bayezid’in türbesi yıkılacak, yerine avlulu ve kubbeli ikiz binalar inşa edilecekti. Bu iki bina, sanayi, ziraat ve devlet kütüphanesi olacaktı.
Ntvmsnbc
Bu yazı toplamda 0, bugün ise 0 kez görüntülenmiş
Kocaman İnsanlar
Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber iken develer tellâl iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken dünyanın çeşitli bölgelerinde çok kocaman insanlar yaşarmış.
Al Tomaini’nin boyu 2 metre ve 55 santim imiş. 1912 de doğmuş, 1962 de rahmetli olmuş, 162 kilogram çekiyormuş. Bütün hayatını bir sirkte geçirmiş. 1936 yılında Şikago’da bir gösteride iken sadece 76 santim boyundaki Jeanie isimli bir kıza aşık olmuş ve evlenmişler, ve hayatlarının sonuna kadar mutlu mesut yaşamışlar. onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine

Big Gust isimli arkadaş ise 2 metre 28 santim imiş.

Henry Hite kardeşimiz 2 metre 48 santim imiş. 1915 de Melekler şehrinde doğmuş 1972 de hak’kın rahmetine kavuşmuş, bir kaç sinema filminde oynamış, ve bu kardeşimiz de maalesef boyu buyuna posu posuna uygun bi hayat arkadaşı bulamamış.

Bay Hugo, 2 metre 48 santimlik bir boya sahipmiş

Bay Robert Wadlow, 2 metre 78 santim imiş. 1918 de doğup, 1940 da vefat etmiş. Guinness World Records isimli kitapta en uzun boylu kişi olarak kayıtlıymış

Ve diğer kocaman insanlar …


Bu yazı toplamda 6, bugün ise 0 kez görüntülenmiş
Ayağımda Kundura

Ayakkabı ayağı korumak amacıyla doğan sonra bu özelliğine aksesuar olmayı da katan bir kavram.
Temelde ayak tabanına paralel uzanan taban ve bunun üzerini örten saya denilen iki parçadan oluşuyor.
Ayakkabının ilk olarak ne zaman ve nerede ortaya çıktığına dair tarihi bir kanıt yok.
Ayakkabının tarihi bu anlamda hep biraz eksik kalacak. Gelin bu muhteşem serüvene bir göz atalım.
İlk el yapımı ayakkabı türü sandalet. Sandalet varlığını yüzyıllar boyuca koruyup bugüne kadar bozulmadan ulaşmışlığa en yakı ayakkabı türü. İlk sandalete ait en eski kayıt MÖ 8000’lere Amerika yerlilerine uzanıyor.
Ayakkabı konusunda en yaratıcı medeniyet Mısır olmuş. MÖ 3500’lerde ıslatılmış kum içine basılan ayakların kalıbını alıp bunların içine deri tabanlar ekleyerek ayağa uygun sandaletler geliştiriyorlarmış.





Aynı yıllarda Roma imparatorları deri ayakkabılar giyiyorlarmış. Ayakkabı konusunda büyük bir adım da Romalıların ayakkabı loncaları kurup ayakkabıyı sağ ve sol tek üzere sınıflandırmalarıyla ortaya çıkmış.

14. ve 15. yy sivri burun ayakkabıların yaygın olduğu zamanlar.

1533’de topuklu ayakkabı ilk defa şıklık amacıyla kullanılmış. Leonardo da Vinci Medicis ailesinin kızı Catherine Medicis’in müstakbel kocası olan dükün yanında çok ufak tefek kalmasına çözüm olarak ayakkabılarının topuklarını yükselterek süslemiş.

16. yy ve artık sivri burunun yerini yavaş yavaş kare uçlar alıyor ve bu 1720lerin sonuna dek sürüyor.

17. yy yuvarlak burunlara ev sahipliği yapıyor.

18. yy ve ayakkabı artık bugünkü halini alıyor. Paris ayakkabı modasını tamamen ele geçiriyor. Tüm dünyadan Paris’e siparişler geliyor.

18 yy başlarken çizme erkekler tarafından kullanılıyor. Kadınlar çizmeyi sadece binicilikte kullanıyor. 1830’da bir ilk daha oluyor ve artık kadınlarda gündelik hayatta çizme giymeye başlıyorlar. Çizmeler kadife, saten ve benzeri süslü ama dayanıksız kumaşlardan yapılıyor. 1859da ilk kösele dikiş makinesi kullanılıyor. 18. yy sonunda İsviçreli Shonewerd bilinen ilk ayakkabı fabrikasını kuruyor.

1951 kadınlar için ayakkabı devriminin yaşandığı yıl. Fransız Charles Jourdan stilettoyu üretiyor.

Ayakkabıların narin prensesi.

1919 converse en uzun süre üretimde kalacak ayakkabı markasını üretime sokuyor; allstar.
Türkiye’de ayakkabı;

Ayakkabıya ait ilk tarihsel belge İbni Batur seyahatnamesi. Evliya Çelebi’i Seyahatname’sinde de ayakkabıcılar esnaf-i pabuççiyan karhaneleri adı altında yer bulmuş. İlk ayakkabı fabrikamız 1810’da Beykoz’da kurulmuş.

Bu tarih değişik kaynaklarda farklı belirtiliyor. 1810 Sümerbank Beykoz Deri ve Kundura Sanayii Müessesesi’den verilen tarih.

18 Mart 1921 ilk ayakkabı derneği Dersaadet ve Biladı-i Selase Ayakkabıcı Esnafı Cemiyeti kuruluyor.
Bu yazı toplamda 26, bugün ise 0 kez görüntülenmiş













